Usta ve Margarita'yı bitirdiğimde aklımda şeytan kalmadı.
Bu biraz garip gelebilir. Sonuçta romanın en unutulmaz karakterlerinden biri Woland. Yıllardır hakkında yazılan incelemelerin büyük kısmı da onun etrafında dönüyor. Şeytan Moskova'ya gelir, ortalık karışır, insanlar maskelerini düşürür, sistem alaya alınır...
Ama kitabı kapattığımda zihnimde kalan kişi Woland değil, Pontius Pilatus oldu. Çünkü Bulgakov'un asıl meselesinin kötülük değil, korkaklık olduğunu düşünmeye başladım.
Pilatus gerçeği görüyor. Yeshua'nın suçlu olmadığını biliyor. Onunla konuşurken karşısındaki insanın tehlikeli değil, hatta son derece masum biri olduğunu anlıyor. Ama doğruyu görmek başka, onun yanında durmak başka. Pilatus'un trajedisi de burada başlıyor.
Bu yüzden romanı okurken aklıma sık sık şu düşünce geldi: Hayatı çoğu zaman kötü insanlar değil, korkak insanlar şekillendiriyor.
Ve Bulgakov bunu yazdığı dönemi düşündüğümüzde daha da anlamlı hale geliyor.
Romanın Stalin döneminin gölgesinde yazıldığını bilmek önemli. Ancak Usta ve Margarita'nın gücü doğrudan Stalin'i anlatmasından gelmiyor. Tam tersine, onu hiç anlatmamasından geliyor. Bulgakov bir diktatörü değil, diktatörlüklerin yaşayabilmesini sağlayan insan zaaflarını anlatıyor.
* Korku.
* Konfor.
* Sessizlik.
* Bedel ödemek istememek.
Bunlar yalnızca Sovyetler Birliği'ne ait meseleler değil.
Bu yüzden roman bugün hâlâ canlı. Çünkü insan değişen rejimlerden daha yavaş değişiyor. Romanın fantastik tarafı da burada işlev kazanıyor.
Woland ve ekibi Moskova'ya geldiğinde insanları bozmazlar. Zaten bozulmuş olanı görünür kılarlar.
* Açgözlüler daha açgözlü olur.
* Kibirliler daha kibirli.
* Sahtekârlar daha sahtekâr.
Bu yüzden romanın ironik tarafı şudur: Şeytanın dolaştığı bir şehirde en rahatsız edici varlık şeytan değildir.
İnsanlardır.
Belki de Woland'ın hâlâ bu kadar etkileyici olmasının nedeni budur. O, kötülüğün temsilinden çok bir teşhis aracına dönüşür. Bir tür röntgen cihazı gibi çalışır. İnsanların içini gösterir.
Romanın duygusal yükünü ise Margarita taşıyor.
Açıkçası kitabı okumadan önce onun neden başlıkta yer aldığını merak ediyordum. Kitabı bitirdiğimde cevabı daha net gördüm. Çünkü Margarita olmadan bu roman yalnızca çok zekice yazılmış bir hiciv olarak kalabilirdi.
Margarita romana insan sıcaklığını taşıyor.
* Sadakati.
* Fedakârlığı.
* Sevginin dönüştürücü gücünü.
Üstelik bunu romantik klişelere düşmeden yapıyor.
Bu yüzden kitabın en insani karakterlerinden biri olduğunu düşünüyorum.
Usta karakteri ise bana yer yer Bulgakov'un kendisini hatırlattı. Yazdıkları nedeniyle dışlanan, yalnızlaşan ve sonunda kendi eserine bile yabancılaşan bir yazar...
Romanın bu tarafını okurken Mihail Bulgakov'un kendi hayatının gölgesini hissetmemek zor. Fakat burada da ilginç bir durum var. Romanın adında Usta'nın ismi geçmesine rağmen, kitap boyunca en güçlü karakter olduğunu düşünmedim.
Hatta yer yer Pilatus'un ve Margarita'nın gölgesinde kaldığını hissettim. Belki de bu bilinçli bir tercihti.
Çünkü bazı insanlar hayatın merkezinde yer almazlar; etraflarında dönen hikâyelerin sebebi olurlar.
Romanın yapısı hakkında ise daha karışık duygular içindeyim. Bir yanda olağanüstü bir hayal gücü var. Diğer yanda zaman zaman dağınıklığa yaklaşan bir anlatı. Özellikle Moskova bölümlerindeki karakter yoğunluğu beni birkaç kez hikâyeden uzaklaştırdı. Bazı yan karakterler geldi ve kayboldu. Bazı bölümlerde Bulgakov'un fikri anlatma isteği hikâyenin önüne geçti.
Bu nedenle Usta ve Margarita'yı kusursuz bir roman olarak göremiyorum. Hatta bazen kitabın ününün kendisinin önüne geçtiğini düşündüğüm anlar oldu.
Öyle ki bazı sayfalarda romanı değil, roman hakkında yıllardır söylenmiş şeylerin ağırlığını okuyormuşum gibi hissettim.
Ama iyi eserlerin ilginç bir özelliği vardır: Kusurlarına rağmen ayakta kalırlar. Bazen kusurlarıyla birlikte.
Usta ve Margarita da bana böyle geldi.
Kusursuz değil.
Yer yer dağınık.
Bazen yorucu.
Bazen fazlasıyla katmanlı.
Ama buna rağmen unutulması zor.
Çünkü romanın sorduğu soru hâlâ güncel.
Belki de her çağda güncel olacak.
Mihail Bulgakov sonunda bana şeytanın var olup olmadığını sordurmadı. Daha rahatsız edici bir şey sordurdu: Doğru olduğunu bildiğim bir şey uğruna ne kadar bedel ödemeye hazırım?
Sanırım romanı bitirdikten sonra peşimi bırakmayan soru da bu oldu. Ve iyi edebiyatın ölçütlerinden biri de belki budur.
Kitabı bitirdikten sonra hikâyeyi değil, kendini düşünmeye başlamak.