Mihail Bulgakov

Mihail Bulgakov

Yazar
8.2/10
1.538 Kişi
·
3.500
Okunma
·
328
Beğeni
·
7.866
Gösterim
Adı:
Mihail Bulgakov
Tam adı:
Mihail Afansyeviç Bulgakov
Unvan:
Rus Roman ve Oyun Yazarı
Doğum:
Kiev, Rusya İmparatorluğu, 15 Mayıs 1891
Ölüm:
Moskova, SSCB, 10 Mart 1940
15 Mayıs 1891’de Kiev’de doğdu. 1916’da Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu, fakat birkaç yıl sonra doktorluğu bırakarak hayatını edebiyata adadı. Kiev Şehir Tiyatrosu’nda sergilenen ilk iki oyunu büyük başarı kazandı. İlk eşiyle Moskova’ya yerleşen Bulgakov, 1922-1926 arasında oyun yazmayı sürdürdü, fakat Sovyetler Birliği’nin ideallerini yansıtmadığı gerekçesiyle oyunlarının sahnelenmesi yasaklandı. 1925’te yazdığı hicivli romanı “Köpek Kalbi” de benzer bir kaderi paylaşarak, Sovyetler Birliği’nde 1987’ye kadar yayımlanamadı. Aynı yıl ilk eşinden boşanarak Lyubov Belozerskaya’yla evlendi. Sanatını icra edememekten bunalan Bulgakov, 1930’da Stalin’e bir mektup yazarak yurtdışına çıkma izni istedi. Fakat bu talebi reddedilen Bulgakov’a Moskova Sanat Tiyatrosu’nda sahne arkasında bir iş ayarlandı. 1938’de, ölümcül hastalığına yakalanmadan hemen önce başyapıtı sayılan “Üstat ile Margarita”yı tamamladı. 1940’ta böbrek yetmezliğinden öldü. Kitap ilk olarak 1966-1967 yıllarında, dul eşinin çabaları sayaesinde “Moskva” dergisinde yayımlandı. Kitap olarak 1973’te basıldı.
"Dostoyevski öldü," dedi kadın, ama biraz tereddüt etmişti.
"Bunu asla kabul edemem," diye bağırdı Behemot.
"Dostoyevski ölümsüzdür!"
Mihail Bulgakov
Sayfa 430 - Everest Yayınları, 2017. 1. Basım, Çeviren: Sabri Gürses
Size yemin ederim, şu iki haftada yorulduğum kadar yorulmadım, son on dört yılda!
Mihail Bulgakov
Sayfa 84 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 7.Basım
"Köyde büyük tecrübeler kazanılabilir," diye düşünüyordum uykuya dalarken, "fakat okumak, okumak ve daha çok okumak gerek..."
Şunu anlayın ki, asıl korkunç olan
artık köpek kalbi değil, insan kalbi taşıması.
Mihail Bulgakov
Sayfa 113 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 7.Basım
"Evet, insanoğlu ölümlü," dedi. "Ama bu kadarla kalsa çok önemli değil. İşin kötüsü, insan hiç beklenmedik bir anda ölüyor. İşte işin püf noktası bu. Ve insan, akşama ne yapacağını bile bilecek durumda değil."
Etrafta değişen hiçbir şey yoktu sanki, fakat ben çok değişmiştim.
Mihail Bulgakov
Sayfa 69 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. basım, Çeviren : Tuğba Bolat
"Dostoyevski öldü" dedi kadın.
"Protesto ediyorum!" diye ateşli bir sesle haykırdı Behennot. " Dostoyevski ölümsüzdür !"
Ruhumun derinliklerinde bir yerlerden, insanların acılarına karşı hala taşlaşmamış, kısmından güzel, yatıştırıcı sözler çıkardım.
Büyük planlar yapmaya gerek yok sevgili komşu, cidden! Sözgelimi ben, bütün yeryüzünü gezmek istiyordum. Ama anlaşılan kaderimde yokmuş. Ben bu kürenin sadece birkaç önemsiz parçasını göreceğim.
Mihail Bulgakov
Sayfa 182 - Everest Yayınları, 2017. Mini Boy 1. Basım, Çeviren: Sabri Gürses
Bir şeyleri yönettiğini sanan kişi, bir bakarsınız birdenbire tahta bir tabut içinde kıpırtısız yatıyor; öylece yatan kişinin bir yararı olmadığını anlayan çevresindekiler de onu sobada yakıp kurtulurlar.
Mihail Bulgakov
Sayfa 12 - Everest Yayınları, 2017. 1. basım, Çeviren: Sabri Gürses
168 syf.
·Beğendi·9/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Selamlar ve iyi akşamlar olsun sayın işsizler ve işsizeler =)) Evet bu kitabı da sahaftan aldım caniko !! O kısmı geçiyorum bu seferlik .. Akşam yemeğinde sofraya gelen kuru fasulye ve pilavı düşünün ..Hemen soğan ve turşu geldi değil mi aklınıza !! Ben de bu menünün hayali ile eve freni boşalmış damperli kamyon kıvamında geldim .. Üstümü cıkardım..4 tane de yolluk KT almışım bakkaldan... Birini gömdüm hemen ..Sigaram ve tuzlu fıstığım ( hem de Kızılay'daki kuruyemişçiden açık ve taze kavrulmuş sıcak!!!) bilem var..Keyfim kıyak , neşe küpüyüm anlayacağın .. Üstümü değiştirdim geldim oturdum sofraya ne soğan var, ne turşu !! Soğan taze bitmiş .. E dedim söyleseydin gelirken alırdık falan .. Üstelemedim multi opsiyondan dolayı onu öyle gectim..Dedim ,
- Turşu çıkarsaydın bari ..
- Unuttum .. Yarın çıkarırız oğlum..
- Dur ben çıkarayım hemen ..
- YOK OLMAZ !!
- NİYE ?!?!
- Akşam vakti turşu çıkarılmaz ..
- Noluyor çıkarsa ?
- ŞEYTANLAR TOPLANIR ! UĞURSUZLUK GETİRİR!

Yahu arkadaş bu evde benden başka şeytan mı var?!?! Kim gelir? Hangi şeytan gelsin bu eve ben varken..Bırak da alayım! YOK !!! .. Sanki Alaaddin ' in cini var turşu bidonunun içinde de , biz gece vakti açınca bidondan hortlayıp , terör estirecek evde.. İşbu "HURAFE" yüzünden biskremi ayranla yemek zorunda kalan minik Sezercik buhranı geldi çöreklendi oturdu kalbime .. Dağlar gibi kuru fasulye pilavı mındar ettik .. O sinirle ve okuduğum bu güzide kitabın da etkisiyle sarıldım klavyeye, verdim KT nin gözüne.. Buraya kadar bir hınçla yazmış bulunmaktayım .. Bunları size niye anlattım az sonra açıklıcam ..Bu inceleme uzun olacak gibi o yüzden kusra bakmayın .. Ama bugüne dek hiçbir kitapta bu denli kendimi bulmadım ..

Arkadaşım sene 2010.. Malafa incelememde (#24375207) bahsettiğim askerlik sürecini atlatmış yuvaya dönmüş bulunmaktayım .. Askerden gelenler bilirler .. HALI , KOLTUK , CAM BARDAK ve aslında hayatımızda varken haberimizin dahi olmadığı , KIYMETİNİ BİL(E)MEDİĞİMİZ pek çok güzide nesneyle hasret giderdiğimiz dönemler .. Çok mutluyuz falan fistan.. Yalnız acil işe girmem lazım.. Evdekiler , cicim ayları bitince taarruza başladılar .. Neşe kaçtı !! Neyse efenim ..Şimdi çalıştığım yere başvurmuşum bir ara.. Haber geldi ,çağardılar gittik .. İş olmasın , muhabbete limon sıkalım ve az daha yatalım diye bir de kot pantolon üstü firavun sakalla gittim..Keçi sakalın da ötesi ..Gözü sakındık ya biz, çöp ensemden çıktı gözümü oyup!! Bir mucize eseri ,şimdiki müdürüm de metal dinlediği için ve liyakat esasından dolayı beni işe aldılaaar .. Evrakları toparladık başladık işe .. Amir pozisyonundayım ÇORUM - ÇANKIRI - YOZGAT şeytan üçlemesinden göç edip Ankara da başka fabrika yokmuş gibi buraya doluşmuş elemanların başında.. İlk gün öğleni zor ettim sıkıntıdan .. Paydos verdiler yemekhaneye gidiyorum..Koca koca gaz tankları var (120 şer tondan 3 -yazıyla ÜÇ- adet CNG tankı - hemen yanında asetilen ünitesi - onun arkasında lpg sevkiyat birimi , bunların karşısında oksijen tankları).. Yani şöyle söyliyeyim orda bir patlama olsa Ankara bir iki gün parasız ısınır ve aydınlanır..SÜBLİMLEŞİRİZ!!!) Baktım kekomançinin biri CNG ,yani doğalgaz tankının altında sigara içiyor!!!! Bilmeyenler için söyleyeyim doğalgaz havayla temas ettiği anda korkunç derecede gezici bir gazdır ..Hani bir caps var yaa "Chuck Norris ' i nette aratamazsınız , O SİZİ BULUR!!! diye .. Bu da aynen öyle..Elinde ateş varsa anında şah mata koşarsın...50 metreden alevi alır..Sonrası FEZADA İLK TÜRK!! Şoku atlattım koştum kavga gürültü söndürttüm sigarasını..Adam bana akıl veriyor bir de "YEAA NOLECAAAH" diye .. Eduardo Galeano' nun güzide kitabının ismi misali" Ve Günler Yürümeye Başladı".. Her gün , yok artık bundan daha ötesi olamaz dedikçe ben müdahil oldum, onlar rekorlarını egale ettiler .. Kimdi bu olayların baş rol oyuncuları ? Forklift ' in ( onların diliyle "PORTİF") bıçaklarını kaldırıp, yemeğe giden arkadaşının kafasında duran bareti düşürmeye çalışan (?!?!?) bir forkliftçi , doğalgaz dolumunda hususi olarak özel yapılmış kıvılcım atmayan anahtarla çalışmayı reddeden(?!?!?!) bir gerzek , yine forkliftin önüne sepet atıp içine suriyeli mülteciler kıvamında doluşan ve yemeğe bu şekilde gitmekte direten, kendilerini MAD MAX EVRENİ' nde yaşıyor sanan bir dingiller ordusu..Ben yapmayın dedikçe onlar yaptılar .. En sonunda lakabımız Ebu Leheb'e çıktı fabrikada zohahahahahaha =)) Nasıl? İyi dimi ?! =)) Bunlarla kalsa iyi .. Kaldı mı ? TABİİ Kİ HAYIR! Devam edelim : Amonyak (son ama son derece zehirli bir gaz .. kaçak anında ortamda o var ise SEN YOKSUN..O DERECE NET!) depoladığımız alanı mescide çevirdiler .. Kendilerine temizlik malzemesi verildiği halde çay bardakları ve altlıklarını KOSTİK (doldur bir küvete gir içine seni hücrelerine ayırır!) ile temizlediler .. Helyum çekip şarkı söyleyenleri saymıyorum .. Hatta en son bana zaytung kıvamında haber bülteni yazdırıp bu şekilde haber bülteni sunanlarını da yakaladım =)) Anlıyacağınız son derece tehlikeli bir ortamda moskova devlet sirkinden gelme tiplemelerle çalışmaktayım ..

Yukarda anlattığım olaylarda yer alan adamlardaki cehaleti, inadı ve cahil cesaretini işte bu kitabı okurken Doktor Bomgard ' ın ( ki sanırım bu Bulgakov ' un ta kendisi oluyor) yaşadıklarında gördüm ..En baştaki kurufasulye kısmında yer alan işin "HURAFE" boyutu ise doktorumuzun da muzdarip olduğu bu değişken düşünüldüğünde, incelememi tetikleyen katalist , bir anlamda mazot oldu =)) Doktorumuza gelir isek ..Yeni mezun bir çaylak .. Sıfır tecrübe.. Karşısında son derece cahil bir toplum ..Çevresine olan yabancılık hissiyatı ki bu kullandığı alet edevatın ismine kadar geçerli.. Yine de uzun bir müddet idalizmi elinden bırakmayışı, herkese yardım etmek istemesi , son derece büyük olanaksızlıklar ve çetin şartlarda çalışması..Düşünün bir kez ..Son derece bulaşıcı bir hastalık olan frengiye yakalanmış bir hasta geliyor ve sizden boğaz ağrısı için gargara ya da şurup istiyor .. Siz semptomun s' sinden habersiz bu tiplemeye bu hastalığın evreleri olduğunu ,boğaz ağrısının frengiye bağlı olduğunu anlattığınızda sizi deneyimsiz olmakla suçlayıp muayenehaneden (ne zormuş bunu yazmakta yahu ruhum kaosa düştü!) çıktıktan sonra sizi dışardakilere şikayet ediyor .. Sizse bilmem kaç ay sonra hastalığı bulaştırıp cevizli lokumla hastaneye gelecek olan eşi ve çocukları için üzülüyorsunuz .. Bir dönemi kapsaması açısından da ayrı bir zevkle okunuyor.. Kış mevsimi ve kar zaten şu günlerde beni benden almışken , okunan her sayfa ayaza karşı alınan birer kapak KANYAK oldu bünyeye .. Sondaki Morfin hikayesi ise kanyak üstü ÇİKİLETA..

Bu KADERSİZ Bulgakov ' u ilk okuyuşumdu.. Henüz kendisi için net bir fikir belirtemicem ama kalemi temiz ve sade .. Bir kara mizah tadı da almadım dersem yalan olur ..Devamında Üstat ile Margarita' yı edinip yelkenleri işsizlikle dolduracağım .. Tavsiye eder miyim ? Evet beklentiyi çok yükseltmeden çerez kıvamında bir doz alınabilir , sıkılmayacağınız kesin.. Veeee son olarak etkinlik kapsamında beni yazarla tanıştıran İbrahim (Sisifos)/Duvar/ ve NigRa/Duvar/ ' ya da teşekkürlerimi iletiyorum .. İŞSİZ KALIN ESEN KALIN =))FORZA UNEMPLOYMENT !!!

Son not : KURU FASULYE - PİLAV VE TURŞU ARASINA BERLİN DUVARI ÖREN TÜRK ANNELERİ ..PRINGLES KUTUSUNU SPAGETTİ İLE DOLDURDUN #17275364 , SUSTUK !! AMA BU SON DARBE.. BEN DAHA NE DİYİM !!! =((

Bugün teğet geçtik neşeye..Bonusumuz pek neşeli değil o yüzden ..buyrunuz !! Ferdi Baba' dan gelsin ..OLSAN İÇMEZ MİYDİN BENİM YERİMDE!!!?!?!

https://www.youtube.com/watch?v=7wJY1tiqRIk
136 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Bulgakov. Yaklaşık bir ay önce ismini ilk defa duyduğum bir yazar. Gerçi ben de yeniyim Rus edebiyatında. Dostoyevski ile bile tanışmam yaklaşık 3 ay öncesine dayanır. Tabi bir hayli sevdim ülke edebiyatını ve yazarlarını. Tüm dünyadan çok farklı olsalar da yine de en çok benzedikleri insanlar biziz sanırım. Köylüleriyle, deyimleriyle, deyişleriyle, içsel dünyalarıyla. Belki de bu yüzden çok sevdim kendilerini. Puşkin’i, Gogol’u, Dostoyevski’yi si ve son tanıştığım Bulgakov ’yla beraber.

Bir gün abim Metin T./Duvar/ ‘nin bir yorumunu görüyorum. Diyor ki “Ruslar için önce Puşkin sonra Bulgakov gelir. Diğer yazarlar onlardan sonradır.” , “Gogol’dan da mı önce abi?” diyorum, “Gogol’dan da önce” diyor. Özellikle Rus edebiyatını ilişkin yorumlarına çok önem verdiğim abimin etkisi altında aklıma yeni bir yazar düşüyor, Bulgakov. Biraz araştırıyorum, merakım daha da artıyor. En son bu meraka dayanamayıp kitabı temin ediyorum hem de aldığım kitapları bitirmeden yeni kitap edinmeyeceğime ilişkin kendime söz vermişken.

Merakla beklediğim an dün akşam geliyor. Yeni bir yazarla tanışmak için hazırım. Zaten yeni nefeslere de ihtiyacım var. Aldığım kitaplarına bakıyorum. Köpek Kalbinde karar kılıyorum. Başlıyorum okumaya daha ilk sayfadan tanışmak için doğru kitabı tercih ettiğimi anlıyorum. Sayfalar ilerledikçe çılgın bir yazar buluyorum karşımda köpekleri konuşturan ve konuşmalarından da bu güzel hayvanların bizden neler çektiklerini anlattıran. Sonradan da insanlaştırıyor bu Şirkov denen köpeği. Zaten hikaye de buradan sonra hızlanıyor, enteresanlaşıyor ve daha eğlenceli hale geliyor. Bu arada yazarın ince ince eleştirdiğini söyleyen arkadaşlara sitem ediyorum. Fark ediyorum ki Bulgakov SSCB’yi ince ince değil doğrudan açık açık eleştiriyor. Hem de herşeyiyle. Yarattığı yeni kurumlardan, ürettiği ürünlere, çıkardığı kararnamelerden, değiştirdiği sokak isimlerine kadar.

Ve kitabın son bulmasıyla Bulgakov ile ilk sohbetimiz tamamlıyoruz. Yazmış olduğu diğer eserlerini de keyifle okuyabileceğim bir yazar olduğu hissiyatını alıyorum ilk tanışmamızdan. Görüşürüz Sn. Bulgakov bir başka güzel zamanda bir başka eserinde. Beni Bulgakov ile tanıştıran abime tekrardan teşekkürlerimi iletiyorum.

Keyifli okumalar dilerim.
492 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Yelena Bulgakova, onun son günlerinde, anılarına “Yatağının yanı başında yere koyduğum mindere oturdum,” diye not eder ve şöyle devam eder: “Bazen bakışlarıyla bir şey istediğini anlatırdı. Ağrı kesici mi, yoksa içecek mi, yoksa içecek bir şeyler mi istediğini anlamak için sorardım. Çoğunlukla istediği bunlar olmazdı. O zaman “seninkini mi istiyorsun?” “Üstat ile Margarita’yı mı?” derdim. Evet, anlamında kafasını sallar ve sadece iki sözcük dökülürdü dudaklarından:

“Yeter ki bilsinler, yeter ki…”


20. yüzyılın en önemli otoriterlik karşıtı romanlarından biri sayılan Üstat İle Margarita, ilk kez 1973 yılında, yazılmasından 33 yıl sonra basımı gerçekleşmiştir. Sovyetlerin türlü baskıları ve sansürlerine maruz kalan Bulgakov, eserinde geçen tek cümlesiyle sonsuza dek sürecek bir mesaj bırakır.
“Doğru yok edilemez.”


Bütün olarak ele alındığında Üstat ile Margarita gerçekten zor bir eser. Olaylar etrafında şekillenen karakterlerin fazla olması çevrilen sayfaları eziyete dönüştürdü ve birçok kez geriye dönüp tekrar okumaya sebebiyet verdi. Okumaya başlamadan önce rutin olarak incelemelere göz gezdirirken çoğunluğun pozitif yorumlarıyla “iz bırakmış” bir eser beklentisi zihnimde şekillenmişti. Bu sebeple oluşan beklenti, bitimine kadar kitap üzerinde bir gölge oluşturdu.

Profesör Voland kılığına girmiş bir Şeytan. Moskova'ya inen Şeytan, seçkin kimselerin yalancılığını ve yozluğunu gözler önüne seren bir takım entrikalar düzenler. Bu türlü oyunlar eser boyu kimi yerde güldüren, kimi yerde fantastikliği neredeyse her sayfaya boca edilip biraz da sıkan birtakım oyunlar...

İsa’nın çarmıha gerilişiyle Vali Pontius’un kararı ve romanını yazan “Üstat” ve onun aşkı Margarita’nın hikayesiyle fantastik bir dünyaya dönüşür Üstat İle Margarita.
20. Yüzyıl Sovyet Rusya’sına dair, İsa ve dönemine, mitolojiye dair bilgi deposu ister sizden. Bihaber iseniz sıkılmanız uzun sürmez. Kitabın istediği şeylere hakim olunmasa bile ince nükte ve hicivlerle harmanlanmış monologlar sizi başka gözle okumaya davet eder, etmeli, ve öyle oldu da.

Tarih, ahlâk, ilâhî adalet, cesaret ve korkaklık kitabın katmanlarının parçalarından ibaret. Özellikle “korkaklık” en çok beliren ve dikkat çeken unsurlardan biri. Toplumsal zayıflığa zemin hazırlayan korkaklık ve erk düşkünlüğü, kötünün yardımıyla, gerçeğe nüfuz eder. Gelenekselden yeniye yönelen tarihsel dönüşümün sancıları eserde güçlü bir şekilde görünür. 1930’ların Moskova’sının sosyal yaşamı, ilişkileri, düzen koyucuları, buna ayak uyduranlar ve uydurmayanlar ile birlikte canlı bir tablo olarak sunulur okuyucuya. İnsanlığın en zayıf yönlerini ve bunların dış faktörlerden etkilenişi ile kırılan yaşam noktalarını, inanç ve inançsızlık gelgitleri arasında sıkışmış kahramanlar özelinde gözler önüne serer Bulgakov. Erk karşısında korkaklığın bireyin sağ duyusunu ele geçirdiği durumlar Bulgakov’un girilmez alanıdır. Yergisel bir üst bakışla insanların kendi kendilerini düşürdükleri aciz durumla ince ince dalga geçer. “Korkaklık en büyük suçtur” savı Ha- Nostri yani İsa olmak üzere üst tabakadaki karakterler tarafından birçok kez dile getirilir. Korkaklığa mahkum edilen insanın kendi benliğini yitireceğini düşünür Bulgakov. Gelenekten ve eskiden koparılmaya çalışılmış, bu yolda “korku”yu en büyük silah olarak kullanmış totalitarizmi kendine prensip haline getirmiş otoriterlerin eninde sonunda yenileceğini, “tarih”e karışıp kaybolacağını belirtir Rus yazar. Öyledir de zaten, bir Millet köklerinden ne kadar koparılmaya çalışılırsa çalışılsın, “Yeni”leri kabul ettirmek için ne kadar zor kullanılmış olursa olsun, 100 yıl geçse de içinde eskiye özlem duyanlar, onu arayanlar mutlaka vardır ve olacaktır. Çokça tarihimiz geldi aklıma sayfaları çevirirken. Bulgakov’un anlatmak istediği o kadar gerçek bir şey ki, altını kazıdıkça sürekli doğruları buluyorsunuz.

Yabancı kal(a)madığımız hadiseler dizini geldi aklıma. Hani büyük bir ansiklopediyi açarsınız ya, onu okuyacak kudretinizin olmadığını düşünürsünüz ama tek sayfayı bile kurcalamak size haz verir, çünkü bazı şeyler tek sayfaya sıkıştırılmamıştır. Bütün bir tarih oradadır, 3000 sayfanın içinde. Bir milletin bütün kahramanları kendine genişçe yer bulur onda. Ama 250 sayfalık bir kitapta sadece birkaç kişi anlatılır, böyle kitapları devirip okumak daha kolaydır çünkü. Eğrisi doğrusu önemli midir? Değildir tabii ki. Değildir...

Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batır sözünü idrak edemeyenler, kendi doğrularını başkalarına geçirmekte tereddüt etmezler. Çuvaldızı bütün her şeyiyle almak ‘zorunda’ olan toplum eleştirilir. Hayattaki en kötü şey olarak tabir edilir Korkaklık... Bütün sayfalara siner bu.

Pontius ve Üstat. 2000 yıllık bir zaman aralığı.

Pontius Pilateus İsa'ya engel oldu, onu öldürdü. Bulgakov’a da sistem ve yönetim engel oldu, eserlerini tahrif etti. İsa’yı öldürmesi için Pontius’u ikna eden Şeytan, asırlar sonra Moskova’ya indiğinde kimsenin aklını çelemedi çünkü zaten herkes, bütün toplum şeytandı!

Kitabın sonlarında yer alan Bağışlama Ve Ebedi Sığınak bölümünde Üstat ve Margarita arasında geçen lirik diyaloglar tek kelimeyle muhteşemdi. O bölüm için olsun okunur, katlanılır. Sabri Gürses’in ‘okuduktan sonra hiçbir şey aynı olmayabilir’ sözü ne kadar tesir eder bilemem ama, gözü açan bir eser olarak da kabul edilebilir Üstat İle Margarita.

Yeter ki bilsinler.
168 syf.
·3 günde·7/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Doktorluk mesleği çocukken oyuncak mağazası raflarında gördüğümüz ve bazılarının da oynama şansı bulduğu "Süper Doktor" oyununa benzemez. Özellikle de batıl inanç virüsünün bilime savaş açtığı eski bir Rusya köyünde.

Bilimin teknolojik silahlarınının, muhafazakar nitelikte bir köyün artık işe yaramayan eski adetlerinden (Elalem ne der, herkes sana bakıyor, komşulara ne söyleriz gibi sorular bu adetlerin baş çıbanlarıdır.) yapılmış ilkel silahlarına karşı girdiği savaşta kazananın kim olduğunu tahmin etmek pek de zor olmasa gerek.

Kuruluş tarihi 1901 olan Gillette gibi Amerikalı bir tıraş bıçağı imalatçısının aslında Rusya'da bahsi geçmiş bir romanın içerisine yerleştirilmesinden 20. yy'da Amerika'nın dünya üzerindeki hegemonyasının fark edilmeye başlandığını da rahatça anlayabiliriz. Çünkü 19. yy bir Avrupa çağı iken 20. yy bir Amerika çağıdır.

Doktorların şantiyesi insan iken, biz mimarların ve inşaatla uğraşan insanların şantiyesi ise binalar, fabrikalar ve inşai çalışmalar yapılan her türlü mekandır. Nasıl ki bu kitaptaki başrol karakter Bomgard'a kendisi gece uyumaya çalışırken kapının aniden çalınmasıyla Bomgard gelen hastayı ters doğum ya da fıtık gibi ciddi bir sorunla görmeyi istemiyorsa, şantiyedeyken bize edilen telefonlarda da biz böyle sorunlar duyunca çok endişeleniriz. Çünkü biz de bir bakıma binaların psikologu ve doktoruyuzdur. Yeni sıvası çekilmiş veya boyanmış bir duvara çocuğumuz gibi, yeni ozaliti veya proje çıktısı çıkarılmış ruloya ise kendimizden daha değerli bir insan gibi bakarız. Onu hastamız gibi kendi yatağımıza yatırırız, yaptığımız minik binaların ve maketlerin jüri gününde kendilerini iyi hissetmeleri için elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışırız.

Kitaba puanım 7 çünkü ilk kısımda bahsedilen genç bir doktorun anılarını pek çekici bulmadım. O bölüme 5 puan verdim. Bunun yerine morfinmana dönüşen 2. genç doktor daha çok ilgimi çekti. O bölüme de 9 puan verdim. Bunun dışında batıl inançlarla bilimin çatışmasını görmek ya da doktorluğun ne kadar zor ve psikolojik açıdan stresli bir meslek olduğunu görmek gibi konular açısından da beğendiğim bir kitap oldu. Fakat benim açımdan Budala'dan sonra bu kitabı okumak biraz hafif ve sade gelmiş olabilir.

Kitabın 144. sayfasında geçen "Çok iyi bir doktorsunuz ama kendinize yanlış bir yol seçmişsiniz, yazar olmalıymışsınız siz..." alıntısını Bulgakov'un kendisine karşı söylenmiş otobiyografik bir monolog olduğunu düşünüyorum. Ayrıca kitabın genel aurasındaki hayatın boşluğu ve amaçsızlığını doktorluk mesleğinde kimilerinin kitaptaki 2. doktor gibi kullandığı morfin, rahatlatıcı ve uyuşturucu maddelere yoruyorum. Bu olayın açıklamasını ise aslında en iyi Kur'an sağlıyor. Çünkü "hamr" kelimesi aslında hem başörtüsü ve örtünmek anlamına gelirken hem de içki anlamına gelmektedir. Böylece aslında içki, uyuşturucu gibi bağımlılıklara saplanmış insanların gözlerinin örtüldüğünü, cennet renklerini ve sahnelerini görmek gibi bir ütopik düşünceyle böyle şeyler yaptığını, maddenin etkisi geçtikten sonra da bu düşünceler kaybolduğu için derin bir hayat amaçsızlığı ve boşluğuna sürüklenildiği söylenebilir. Bu konuda ise iki adet dev yazardan size sadece iki adet alıntı belirterek incelememi tamamlıyorum:

"Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır." Montaigne
"Bir amaç ve içinde bu amaca ulaşma isteği olmadan hiç kimse yaşayamaz." Dostoyevski

Herkese keyifli okumalar dilerim.
84 syf.
Dikkat: İnceleme 'yorum' değil,  'tespit' içermektedir!

Vallahi yorumlayamayacağım. Böyle beyin yakan kitaplarla karşılaşmak çok güzel ama sonra anlamlandırması beter. En iyisi bol bol tespit yapmak. Kitap boyunca en keyif veren şey de bu oldu.

- Öncelikle, kitabı okurken burnuma sürekli kibrit ve kükürt kokusu geldi. Az daha ben de zehirleniyordum. Haa karakter zehirlendi mi zehirlenmedi mi? O da yoruma açık :)

- Ana karakterimiz Korotkov çok isteyerek gitmese de sistemin dayattığı işinden kovulunca, kediotu tozu koklamış bir kedi gibi kıvranıp kıvranıp durdu. Bunu gerçek hayatta mı yoksa beyninde mi yaptı o da muamma.

- Kitap, Kafka'nın hikayeleri gibi aslında. Ama biraz daha keyiflisi. Biraz içine Gogol kaçmış Kafka gibi. Nasıl ki bir 'Dönüşüm' kitabına birçok farklı yorum yapılabilirse, bu kitap için de aynısı geçerli diye düşünüyorum.

- Biraz sanki Sadık Hidayet'i de aklıma getirdi kitap. Sadık Hidayet'in hikayelerine epey bir atraksiyon ekleyin alın size Şeytanname:)

- Kitap boyunca ana karakter Korotkov sanki 'Vanilla Sky' filminden kopup gelmiş bir Tom Cruise gibiydi benim için. Onun biraz daha şehvetsiz olanı sanki :) Çünkü Korotkov'un derdi başka. Ama aynı o filmi izlerken yaşadığım hisler... Aynı beyin yanması.

- Karakterler de  Rus edebiyatında değil de Güney Kore dizisinde oynayan tipler gibiydi. Öylesi abartı davranışlar. Fantastik öğelerle birlikte içine çekiyor insanı. Gerçi bunda Gogol'un da etkisi var diyebiliriz.

- Baştan sona kadar da adeta bir Tom ve Jerry çizgi filmini izliyormuşum gibiydi. Sürekli kaçan kovalanan hesabı bir kısır döngü... Bir sürü şey oluyor ama kimse zarar görmüyor :)

- Çok uzun zamandır böylesine tespit yapabildiğim, farklı yerlerden tutabildiğim bir roman okumamıştım. Çok yaşa sen Bulgakov. E mi?  :)

- Kısaca özetlemek gerekirse; dayatılan sistemde sürekli bizi mutsuz eden, sürekli bizi peşinden koşturan, hatta bazılarının olağan karşıladığı bu kesmekeş bizi ya Kafka'nın böceğine dönüştürür ya da Bulgakov'un Yoldaş Korotkov'u gibi bir girdabın içinde döndürür de durur.

- Kitapta altını tek çizdiğim yeri paylaşarak bitireyim tespitleri.  Sanırım bu kitap boyunca hem benim hem de karakterin kafasında oluşan tek şeydi:

"Tanrı aşkına, neler oluyor böyle?"
576 syf.
·8 günde·7/10
Son saniyede yetiştiğim Bulgakov etkinliği sayesinde hem Bulgakov'la hem de onun bu başyapıtıyla planladığımdan daha erken buluşma, tanışma fırsatı yakalamış oldum. Bu vesileyle etkinliğe katkısı olan herkese bir kez daha teşekkür ederim.

Eserle ilgili sitede çok nitelikli incelemeler yer aldığı için tekrara düşmekten özenle kaçınmaya çalışacağım... Eğer bu kitabın havuzuna bir kova su da ben taşıyabilirsem ne mutlu bana...

573 sayfalık oldukça hacimli bu eser, Bulgakov'un yazmak için 12 yılını, benimse okumak için bir haftamı aldı. Kitabı Can Yayınları'ndan okuyanlar, kapağı açar açmaz 43 sayfalık 'önsöz' mahiyetinde yazılmış bir sunumla karşılaşıyor. Bu sunumda yazarın yakın dostu Sergey Yermolinski'nin kaleminden yazarın hayat hikayesine şöyle bir girip çıkıyoruz. Özellikle benim gibi yeni tanışacaklar için yazara ve kitaba hazırlık noktasında çok başarılı buldum bu eklemeyi. Ben kitaba başlamadan önce okudum ama kitabı bitirdikten sonra bir kez daha okunabilir bu metin... Kitaba dair ufak tefek detaylar yer alsa da 'spoiler' adını verdiğimiz türden bir durum söz konusu değil. Bazen elime öyle kitaplar alıyorum ki, ön söz diye yazılan metinler kitabı kitaptan daha çok anlatıyor. Yahu madem bu kadar deşmek istiyorsun kitabı, bari girişe değil de kitabın sonuna koy da biz de faydalanalım! Neyse işte, incelemenin girişinde kitabın girişinden bahis açmış olduk:) Şimdi yavaş yavaş detaylara geçelim...

'Kitaptan çok etkilendin mi' diye sorarsanız, açıkçası hayatımın kitabı olmadığını bir çırpıda söyleyebilirim. Boyumdan büyük bir laf edeceğim ama, bana göre bir Rus klasiği değil... Sadece, Rus bir yazar tarafından kaleme alınmış, çeşitli toplumsal konuları hicivle yermiş, fantastik öğelerin ön planda olduğu akıcı, kolay okunan bir roman olarak özetleyebilirim kitabı.

Anlatım kolaylığı açısından kitabı iki ana bölüme ayırmak mümkün. İlk bölümde karakterleri tanıyor, olayların akışını takip ediyor, hikayeye gayet ölçülü bir şekilde ilave edilen tarih ve doğa üstü öğelerin de katkısıyla merak uyandıran bir okuma süreci içerisine giriyorsunuz. İkinci bölümde ise, ilk bölümdeki karakterler ve olaylar biraz geri plana geçerek yerlerini yeni karaktere ve yeni olaylara bırakıyor. Tabii ki bunların hepsi olay örgüsü içerisinde birbiriyle bağlantılı. Ancak kişisel fikrim, ilk bölümün ayağının yere daha sağlam bastığı, ikinci bölümde ise kitabın ayağının biraz yerden kesildiği, dengesini kaybettiği yönünde... Hani dedik ya Bulgakov kitabı 12 senede yazmış diye... Sanki bunun 10 yılını ilk bölüm için, 2 yılını da kitabın ikinci bölümü için harcamış gibi geldi bana:)

Benim doğa üstü öğelerin kullanımına olan bakış açım, böyle bir sonuca varmamda etkili olmuş olabilir. Kitaplarda fantastik öğelerin kullanımına karşı değilim tabii ki. Ancak bunu kullanan yazarların bu öğeleri kurguya nasıl işlediği çok önemli. Kitabın ilk bölümünde hikayenin doğa üstü tarafı beni asla rahatsız etmedi. Hatta uzun zamandır böyle bir anlatımla karşılaşmadığım için büyük bir keyif aldım okurken. Ancak kitabın ilk bölümünde bir kar yağışı gibi tatlı tatlı serpiştiren bu fantastik öğeler, ikinci bölüme geçer geçmez bir anda bir çığ haline bürünüp üzerime gelmeye başladı. İşte bu safhadan itibaren yazarın iki bölüm arasındaki bağlantı noktalarını kurmakta ya zorlandığı ya da acele ettiği ve neredeyse her sayfada 'DOĞA ÜSTÜ BUTONU'nu kullandığı izlenimine kapıldım. İşte bu fantastik öğeler, bu şekilde lavabo açacağı gibi kullanılmaya başlandığında, ben de başlarda aldığım o keyfi sonlara doğru alamadım maalesef... O gizemli karakterler bir anda karikatürize oldu gözümde (Örneğin Kara Kedi Behennot'un, Kötü Kedi Şerafettin'den bir farkı kalmadı)... Kitabın ana konusuna 'ikinci bir roman gibi' paralel devam eden Pontius Pilatus bölümleri de, yine kitabın sonlarına doğru ana konunun cıvıması nedeniyle o başlardaki ağırlığını tamamen kaybedip sıradanlaştı...

Ancak tüm bunlara rağmen kitap genel olarak temposunu hep belli bir seviyede tutmayı başarıyor. Böylece sonuna kadar siz de kitabın içinde kalmayı başarabiliyorsunuz.

--------------------------------------

Bunun yanında kitapta çok ciddi toplumsal eleştiriler de yer almakta. Özellikle günümüzde de çok sık şikayet ettiğimiz konulardan biri olan devlet görevinde 'liyakat' konusu, Bulgakov'un kitapta üzerinde en çok durduğu, tüm okları çevirdiği konuların başında geliyor. Çünkü Bulgakov'un kendisi de, özel hayatında bu konuyla bağlantılı olarak çeşitli sıkıntılar yaşamış. Yazdığı kitapları veya oyunları beğenmeyen, öyle ya da böyle yayımlanmasına engel olan insanlardan çok çekmiş ve kitabında en çok bu insanlarla hesaplaşmak istemiş.

Öyle ya, bizim hayatımız da ister özel, isterse devlet kurumu olsun bu insanlardan geçilmiyor adeta... 'Yahu kim bu adamları buralara getirdi, ne iş yapar bu insanlar?' diye sormaktan kendimizi alamadığımız o kadar çok olay yaşıyor, o kadar çok insanla karşılaşıyoruz ki... Hemen ilk aklıma geleni paylaşayım... Vakti zamanında ülkemizde yaşanan bir Soma faciası vardı. Bu faciadan zihinlerimizde kalıcı izler bırakan, Soma deyince aklımızda beliriveren ilk olay; devletin bilmem ne kurumunda bilmem ne müdürlüğü yapan bir adamın (ismi lazım değil), bulunduğu makamın ona vermiş olduğu yetkiye dayanarak bir maden işçisini herkesin gözü önünde tekmelemesi olmuştur... Bu belki uç bir örnektir ama bir yerden 'yetki' alan insanların, yeri geldiğinde bu yetkiyi nasıl kullandıklarına dair çarpıcı bir örnektir aynı zamanda...

İşte Bulgakov da kitabında bu türden insanlara karşı bir mesaj iletmek istemiş. Yani demiş ki, 'Kardeşim böyle adamların olduğu bir dünyada şeytana ne hacet!! Bu insanlar yüzünden dünyada şeytana yapacak iş kalmadı. Böyle bir ortama şeytan neden gelsin? Gelse bile, ortalığı karıştırmak için değil de ancak insafa gelip sorun çözmek için gelir bu saatten sonra...'

Zaten kitaptaki şeytan karakteri (Prof. Woland) ve yancılarına kanımızın bu denli kaynamasının arkasında yatan neden de onların bir anti-kahraman edasıyla bir anda şehre karışması, şehirde kaldıkları süre boyunca doğa üstü güçlerini kullanarak yaptıkları müdahaleler ve onlar şehirden ayrıldıktan sonra her şeyin sanki eskisine nazaran biraz daha iyi hale gelmiş olması değil mi?

-----------------------------------

Kitaptan öne çıkarabileceğimiz bir başka eleştiri de 'toplumsal dizayn' olarak özetleyebileceğimiz, 'eğer devlet isterse herkes her şeyi unutabilir' eleştirisidir... Çünkü bu konu da günümüzde yine topluma en çok dokunan konular içerisinde yer almaktadır... Bazen öyle olaylarla karşılaşıyoruz ki, kıyamet kopmuş gibi toplumun neredeyse tamamı, yani hepimiz aynı anda ayağa kalkıyor, isyan ediyor, hesap soruyor, sözümona sürecin takipçisi oluyoruz. Öyle bir an geliyor ki, işte bu isyan, bu hesap sorma, bu takipçilik bir anda sihirli bir değnek değmiş gibi ortadan kayboluyor. Sanki o olaylar hiç yaşanmamış gibi, sanki hiçbirimiz bundan etkilenmemişiz gibi oluyor...

İşte bu noktada her devlet mekanizmasının kendine has kavramları birer birer devreye giriyor. Nedir bu kavramlar derseniz; hasıraltı etme, medyayı susturma, gündem değiştirme, farklı konularda duyguları harekete geçirme, 'olay adalete intikal etti' deyip konuşma yasağı getirme, biraz daha günümüze getirirsek twitter, youtube gibi SM kanalları erişime kapatmaya kadar giden bir süreçtir bu... Eskinin deyimiyle, 'ne şiş yansın ne kebap:)'

İşte bu bir çeşit DİZAYN ETME durumudur. İşin sonunda topluma bir ayna tuttuğunuzda, toplumun öfkesinin de, sevgisinin de, isyanının da, takipçiliğinin de ne kadar genel geçer, saman alevi gibi olduğunu görürsünüz. Bu da başka bir isyan konusudur ya neyse... :)

Tabii Bulgakov bu durumu, yukarıda da değindiğimiz gibi fantastik öğeler ışığında yansıttığı için, hikayede yaşananlar yine uç bir örnek gibi görünür gözünüze... Oysa ki, oradaki geçiş sürecini alıp 'yaşanmış gerçek hikayeler' süzgecinden geçirip günümüze uyarladığınızda, neticenin çok da farklı olmadığı ortaya çıkar.

-------------------------------------

Hülâsa, ilk Bulgakov deneyimini aşağı yukarı bu izlenimleri edinerek tamamlamış bulunmaktayım... Günümüz dünyası ile karşılaştırmalı bir okuma yaptığımda her zamanki gibi isimlerin, şehirlerin, mekanların, binaların değiştiğini ama genel olarak manzaranın çok da değişmediğini maalesef rahatlıkla ifade etmek mümkün... O halde, günümüz insanları için söyleyeceğim tek bir söz, tek bir temenni kalıyor;

'Şeytanınız bol olsun arkadaşlar'

Herkese keyifli okumalar dilerim...
132 syf.
·5 günde·7/10
“Her şeyden habersizsin. Köpeği bıçak altına yatırıp, üzerinde deney yapan ve işkence eden düzeni ne zaman fark edeceksin? Seni sürekli “şey”ler için zorlayanlara gözlerini yumamazsın, uyanık olmak zorundasın.” Der gibi Bulgakov. “Söylediklerinizden tiksiniyorum ama ifade özgürlüğünüzü ölümüne savunuyorum” diye bir söz vardı sahibi mühim değil. İfade özgürlüğü ama hangi ifade özgürlüğü? Özgürlük bir görüşü veya bir tezi belirlenen temellere dayanarak anlatılırsa özgürlüktür. Bir toplumun dinine, değerlerine, inançlarına hunharca yapılan saldırı, bu tanım içerisinde yer almadığı gibi fitne tohumlarını ekmekten öteye de gitmez. Özgürlük, tarih boyunca insanoğlunun aradığı bir şeydir. Gerek coğrafi şartlarda, gerek siyasi ve toplumsal buhranların yaşandığı ortamda, gerekse kendi ruhuyla barışmayan bireyin “Kimsenin müdahalesi olmaksızın kendi özgür hür iradesiyle yaşayabilme” arayışıdır. Sürekli bir şeylerin değişmesiyle baş gösteren uyutma stratejisi işte bu özgürlüğün kısıtlanmasıdır. Özellikle medya, gazete, edebiyat döngüsü içinde boy gösteriyorsa, birileri çıkıp “Dur bakalım” diyor. Mizahla harmanlayarak, ince mesajlar veren o kişilerden biri Bulgakov.

Bir köpeğin gözünden acınası yaşamını; bir yandan da şehri ve şehrin insanlarını, Sovyet Rusya’daki genel yaşamın bize aktarmasıyla başlıyor kitap.

“Sizde her şey planlı ve sıkıcı. peçete şuraya, kravat oraya… Affedersiniz, lütfen, teşekkürler! Hayat bu değil! Gerçek yaşam bambaşka. Bütün bu davranış biçimleri işkenceden başka bir şey değil. Çarlık döneminde yaşamıyoruz ki!”

Stalin’in her fırsatta uyguladığı sansür eserin tefrikasını çok sonralara bıraktı. Bir gerçek var ki Stalin’in kalbi 1953’te durdu fakat Köpek Kalbi hala atmaya devam ediyor…
168 syf.
·2 günde·8/10
Genç Bir Doktorun Anıları ya da benim okuduğum versiyonuyla Genç Bir Köy Hekimi; Mihail Bulgakov'un yarı-otobiyografik öykülerinden oluşan bir eser. Benim versiyonumda (Can Yayınları-2015) çeşitli zamanlarda yayınlanan; Genç Bir Köy Hekiminin Hatıraları (7 ayrı hikaye), Bir Doktorun Olağanüstü Serüvenleri, Ben Öldürdüm ve Morfin hikayeleri birleştirilmiş. Anladığım kadarıyla sitede bulunan İş Bankası Kültür Yayınlarına ait basımda ortadaki iki hikaye yok. Bu husus özellikle klasik eserlerde biraz problem teşkil ediyor. Örneğin Amok Koşucusu'nun Can Yayınları bakısı diğer yayınevinin üç kitabını da içine alıyordu. Belki ilerde aynı eserin farklı versiyonları eser başlığı altında yer alırsa, biz de okuduğumuz eserin, çevirisi de dahil olmak üzere, yayınevi açısından da yorumunu yapabiliriz.

Neyse bu küçük sistem eleştirisinin ardından kitap ve yazara geçebilirim tekrar. Halihazırda sitedeki Bulgakov etkinliğinden bağımsız olarak, şu ana kadar yazarın en çok okunan kitabı bu. Bunun nedeni yakın zamanda internetde boy gösteren ve Daniel Radcliffe (Namı-ı diğer Hatty Potter)'in oynadığı dizi. Popüler kültürü bu kez olumlu yönde eleştirmek gerekirse bir çok insanın Mihail Bulgakov'u tanıması açısından faydalı bir şey bu (Güzel bir dizi ve ilk sezon kitabı karışık olarak yansıtmakta).

Bulgakov ilginç bir kişilik. Kiev'de bir Rus ailesinin yedi çocuğundan biri olarak doğuyor. Tıp fakültesine gidiyor. Birinci Dünya Savaşında Kızılhaç'da gönüllü olarak çalışıyor. 1916'da fakülteden mezun oluyor ve ilk önce cerrah olarak çalışıp daha sonra aynı bu kitaptakine benzeyen bir köye atanıyor Sovyet devriminin başlarında. Sonra Kieve dönüyor. Rus iç savaşı sırasında (ki detaylarını henüz incelemedim, yakın zamanda öğrenecek yeni şeyler çıktı bana) darbe üzerine darbe görüyor. Ukrayna'daki geçici hükümetler doktor gereksinimi yüzünden sürekli kullanıyorlar Bulgakov'u, bu dönemde sürekli ölümle burun buruna geliyor (Bir Doktorun Olağanüstü Serüvenleri hikayesi sanırım bu dönemden) İki kardeşi Bolşeviklere karşı olan Beyaz orduda görevli. Zaten iç savaştan sonra hepsi Rusya'dan batıya iltica ediyorlar. Ukrayna Halk Cephesinde olan Mikhail Bulgakov'un ise onlarla berber gitmesine Tifo hastalığı yüzünden (!) izin verilmiyor. Zaten doktorluğu bırakmış Bulgakov fazla sevmiyor mesleğini. Birinci Dünya Savaşı sırasında ağrıları nedeniyle morfine başlamış ve 1918'de pişman bir şekilde bırakmış (Evet bu da son hikaye)

Gazeteciliğe başlıyor. Bu iç savaş sırasında yaşananları anlattığı Beyaz Muhafız romanı ve ondan uyarlanan tiyatro oyunu, koministlere karşı beyaz orduyu övdüğüne inanıldığı için oldukça tepki topluyor. Ama işin ilginç yanı Stalin bu kitabı ve Bulgakov'u beğeniyor. Daha sonraki zamanlarda Bulgakov'un eserlerinin parti politikasının ya da sol-sağ'ın üzerinde olduğunu söylüyor. Yıllar ilerliyor, SSCB'de bir çok eser yasaklanıtor. Bulgakov'un tüm eserleri - ki kendisi de inadına rejim eleştirisi yapıyor sanki- yasaklanıyor. Bulgakov yürek yiyip Stalin'e bir nektup yazıyor. (Fatih'in II.Murat'a yazdığı gibi:) Böyle gidecekse ülkeden çıkmama izin vermelisiniz diyor. Stalin telefonla arıyor, gerçekten gitmek istiyor musun diye soruyor Bulgakov'a. Bulgakov'da bir Rus'un anavatanı dşında yaşayamayacağını söylüyor. Böylece devlet tiyatrosunda önemli bir göreve geliyor. Çoğunlukla sansürlü bir şekilde sistem eleştiri devam ediyor Bulgakov'un ve 1930 öncesi Sovyetler Birliği magazin programımız burada sona eriyor. Eşleri, başyapıtı olan "Usta ile Margarita" ve daha bir çok konu, internetin gizli köşelerinde Bulgakov'un hayatını okumak isteyen ilgili okuyucuları bekliyor. Tabi ki Wikipedia'nın yalancısıyım her zaman olduğu gibi, hatalıysam lütfen düzeltiniz.

Genç Bir Köy Hekiminin Hatıraları, Bulgakov'un 1917 yılında görev yaptığı Smolensk bölgesinde yaşadıklarından yola çıkarak 1920'lerde yazdığı hikayelerden oluşuyor. Anladığım kadarıyla bu kitapta yazılan hikayalerin hiçbiri gerçek Bulgakov'un yazım tarzını yansıtmıyor tam olarak. Fazla sevmiyor doktorluğu Bulgakov. Bu ilk bölümdeki hikayelerde, daha çok endişe hakim. İyi bir dereceyle okuldan mezun olan bir doktor, kuş uçmaz kervan geçmez bir köye geliyor ve hayatın gerçekleri ile karşılaşıyor. Esprili bir anlatımı var Bulgakov'un ve sürükleyici. Bu yedi hikaye boyunca, doktorun başaramama ve suçlanma endişelerini, 1917 Rus köylüsünün cehaletini, o yıllarda öyle bir yerde görev yapmanın zorluklarını birebir yaşıyorsunuz. Bir iki hikayede duygular öne çıksa da genelde ampütasyon gibi şiddetli cerrahi müdahalelere varan anı anlatımı ön planda. Kurtuluş Savaşnda ya da Cumhuriyetin ilk günlerinde köyde görev yapan öğretmen vb. temalı Çalıkuşu/ Yaban gibi klasiklerimizle karşılaştırılabilir bu kısım, içine son dönemin popüler tıp dizileri ve mizahi anlatım katılırsa. Ya da çevrenizde yaşlı ve neşeli bir doktor varsa kesinlikle benzer hikayeler duyabilirsiniz kendisinden, köyde görev yapmışsa. Sonuçta halklarımız o kadar farklı değil Rusya'yla. Zaten konudan ziyade Bulgakov'un dili güzelleştiriyor kitabı aslında. Gogol'dan etkilenmiş diyorlar onun için ama Palto'dan değil. Yani diğerler Rus yazarlar paltosundan çıkarken, Bulgakov Gogol'un burnundan çıkmış galiba.

İkinci hikaye olan Bir Doktorun Olağanüstü Serüvenleri savaş sırasında akibeti meçhul bir doktorun anılarını anlatıyor. Tamamı yok anıların, parça parça iziyoruz günlükten. Burada savaşın kendisi gibi karışık bir anlatım var, ara sıra güzel betimlemelere de rastlıyoruz. Sonuçta savaşı lanetleyerek bitiriyor hikayeyi. Üçüncü hikaye "Ben Öldürdüm" yine bir iç savaş anısı . İç savaşta mecburiyetten karşı tarafta görev yapmış bir doktorun işkenceci bir albayı öldürmesi anlatılıyor. Bulgakov'un tasvirlerinden savaşı tam manasıyla yaşadığı anlaşılıyor. Ama gerçekten bu kendi hikayesi mi, bilemiyorsunuz tabi. Morfin, okuyucuları en çok etkileyen hikaye. Baştaki köyden bir şehire atanıyor doktorumuz, sorumluluğu azalıyor. Aylar sonra yerine gelen doktordan bir mektup ulaşıyor kendisine onu çağıran. Bir kaç saat sonra da intihar etmiş doktor ve günlüğü geliyor. Bundan sonra bu yeni doktorun , morfine kurban giden bu adamın günlüğünü okuyoruz. Buralarda o ilk bölümdeki Bulgakov yok. Bir uyuşturucu bağılısının adım adım çöküşe giden öyküsü var. Öyle güzel yazıyor ki bütün bunları gerçekten yaşadığını anlıyorsunuz Bulgakov'un ve bıraktığına şükrediyorsunuz zamanında. Uyku tanrısının oğluna kurban giden doktor için üzülüyorsunuz ve bitiyor kitap.

Güzel, kendisini okutan bir eser bu. Ama "Usta ile Margarita"yı okumadan Bulgakov okudum dememek gerekiyor galiba. Ben tembel olduğum için NTV yayınlarının çizgi romanını okudum. Yakın zamanda da asıl nüshayı okuyacağım gibi geliyor. Tavsiye ederim diyeceğim ama zaten okumaya niyeti olan herkes okumuş bu ktabı. En iyisi siz "Usta ile Margarita"ya bakın. Teşekkürler.
200 syf.
·1 günde
#Dikkat: Birkaç kopyaveren olabilir. Üzgünüm.

Bir Bulgakov okuma etkinliğinin sonuna geldik ve yaptığım istatiğe göre yazarın en çok okunan ve beğenilen kitabı bu oldu. Kitap hakkında çok güzel yorumlar ve incelemeler geldi. Hangi incelemeyi okusam acemi doktorun hisleri başta olmak üzere, kitabın herkeste farklı izlenimler yaratmış olması dikkatimi çekti. Bu sevindirici bir şey.

Aslında inceleme yazmayı düşünmüyordum. Ama kitap bende de farklı izlenimler bıraktı. Üstüne onca kitap okumama rağmen gözümün önünde canlanıp duran sahneler ve unutamadığım tespitler oldu. Kusmazsam rahat edemeyeceğim durumlar... O yüzden yazıyorum.

Doktorun mezun olur olmaz ücra bir yere atanmasına ve yaşadığı ilk mesleki tecrübelerine pek değinmeyeceğim. Bu konu üzerinde çok duruldu zaten. Tek bir şey söylemek gerekirse; uzun zamandır öğretmenlik yapıyorum, 4 yıl köyde çalışma maceram da oldu ama bu halimle dahi beni doğuda bir köye gönderseler, sudan çıkmış balığa dönerim. Ne kadar deneyim edinirsek edinelim, koşulların ve mekanların getireceği yeni acemiliklere hep açık olacağız. Çünkü ortamın getireceği yoksunluk, kültürel farklılık ve sosyolojik problemler mesleki deneyimlerimizin de önüne geçecektir. Tabii kitaptaki doktorumuz öncelikli olarak yeni mezun olmanın getirdiği heyecanla birlikte, mesleki kaygıları daha fazla duymaktadır. Hele ki insan hayatı söz konusuysa...

Ama ben bugün size romanın baş kahramanından bahsetmeyeceğim. Kitap boyunca beni etkisi altına alan ve konunun şekillenmesinde büyük katkısı olan kişilerden bahsedeceğim. Evet... Figüranlardan.

Gerçek ve sıradan kişiler onlar. Aslında doktorun da doktor olmasına ve ta oralara kadar sürüklenmesine sebep olan kişiler... Bulgakov çok samimi ve gerçekçi bahsetmiş onlardan. Çok fazla iç dünyalarına ya da psikolojilerine girmemiş belki ama yarattığı sahneler o kadar gerçekçi ki okurken tahmin edilebilir kılmış onların yaşadıklarını. 

Yaşadığı ilk vukuatta tedirginliğini dile getiren, deneyimsizliğinden korkan doktorun; bacağı ampute edişi çok etkileyiciydi belki ama ordaki kızın annesizliği, babasının çaresizliği, "Tek yaşasın da sakat kalsın, doktor bey" deyişi, kızı içerde azraille mücadele ederken bir umutlu bir umutsuz bekleyişi daha içler acısıydı.

Sürekli gecenin bir yarısı annelerinin kucağında gelen hasta bebekler... Hep annelerinin kucağında... Bu da toplumsal bir imgeydi benim için. Bu bebeklerin babaları nerde? Sadece bir yerde bahsedilmiş babanın yurt dışına çalışmaya gittiğinden. Çocuk sorumluluğu diğer küçük bölgelerde olduğu gibi yine sadece annelere bahşedilmiş. Ama anne, çocuğununun hayatını etkileyecek bir ameliyatta söz sahibi olmaya korkacak kadar da ikinci plana itilmiş.

Ve doğumlar... Kahramanımız ters gelebilecek bir bebeğin doğumundan korkarken, kaderin onlara ne gibi ağlar öreceğini bilmeden bekleyen anne ve bebekler benim gözümde daha vahim durumdaydı.
Hele bir yer var ki kesinlikle unutamıyorum: Doğum sancısı başlamış bir kadın, sırf kayınbabası ata binip de atı yormasına izin vermediği için kaç verst'lik* yolu o halde yürümek zorunda kalır, dayanamayıp bir köprü altına yığılır ve oracıkta bebeğini doğurmaya başlar. Bundan daha vahimi var mı?

Velhasılı kelam, şunu demek istiyorum ki, benziyoruz biz bu Ruslarla... Aynı coğrafyayı paylaşmanın getirdiği bir şey mi, komşuluk etkisi mi bilmiyorum. Ama benziyoruz. Kadına, çocuğa, hayvana verdiğimiz değer bile aynı. Bizim kırsal kesimlerimizde de öküzden, attan sonra gelmiyor mu kadın? Gecenin bir körü can hıraş koşan yaşlı bir kadının derdinin ne olabileceğinden çok, başörtüsünün olmayışını ve bu saatte kadın başına deliler gibi nereye koştuğunu önemsemiyor muyuz?

Bulgakov bu sefer şeytanlardan, cinlerden, bilim kurgu öğelerinden faydalanmamış. Ama hayatın gerçekliklerinden alınmış o kadar çok imge vermiş ki kitapta, fantastik öğelere gerek bile kalmamış.

* Verst, bir Rus uzunluk ölçü birimidir. 1,0668 kilometre ve 3500 feete karşılık gelmektedir.

# Küçük Bir Not: Bu incelemem 3-5 koyuna satılıp evlendirilen küçük gelinlere; çocukluğunu yaşamadan çocuk doğurmak zorunda bırakılmış minik kızlara; babası, amcası, dayısı, abisi kim olduğu belirsiz adam görünümlü acizler tarafından tecavüze kurban giden küçük çocuklara; yokluktan ötürü, verilen değersizlikten ötürü hayatını kaybetmek durumunda kalmış anne ve bebeklere; şiddetin normal bir şeymiş gibi her gün dayatıldığı kadınlara; köyde ya da şehirde ırk ve cinsiyet ayırt etmeksizin tek bir insanın canı dahi olsa büyük özveriyle çalışan doktor ve sağlık çalışanlarına adanmıştır.
Keyifli günlerimiz olsun!
https://youtu.be/DmvfQOJtiOE
132 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Elinizdeki kitap sadece bir bilimkurgudan ibaret değil demekle başlamak istiyorum incelememe sevgili arkadaşlarım. Sovyet toplumunun bir eleştirisi, Bulgakov'un gerçekleri bir köpek aracılığı ile biz okuyuculara aktarmasıdır Köpek Kalbi.

Etkinlik nedeniyle birçok inceleme okudum kitap hakkında. Her birimizin fikirleri, kitaptan çıkarımları benim için çok önemli. Görmediğim, o an farketmediğim bir ayrıntıya rastlıyorum etkinliklerde yapılan incelemelerde.
Kitabın yasaklanmış olması zaten ilgimi çekmişti. Daha dikkatle okudum bu nedenle eseri. (1925'de yazılan eser ancak 1968'de yayınlanmış.)

Konu kısaca şöyle,
Ünlü bir bilim insanının sokakta bulduğu köpeği alıp, insanın erbezi ve hipofiz bezini nakletmesi ile başlıyor eser. Proletaryayı simgeleyen Şarik ve burjuvayı simgeleyen Filip Filipoviç var karşımızda. (Birçok kaynağa göre Filip Filipoviç Lenin'i temsil etmektedir.) İlk bölümü Şarik'in ağzından okuyoruz ve birçok eleştiri ile karşılaşıyoruz. Sokaktaki yaşamını, halkın tutumunu, proleterlerin yaşam biçimini anlatıyor konuşma aralarında Şarik. Bir bakıma köpek aracılığıyla hiciv yapıyor Bulgakov.
Yeni evindeki rahat yaşamına ve şımartılacak derecede iyi bakılmasına şahit oluyoruz Şarik'in.
Ve sonra her şeyin bir anda değiştiğini, doktorun yaptığı ameliyat sonrası köpek-insan olan Şarik'in nasıl kötü birine dönüştüğünü görüyoruz. Bu şartlarda dahi kendisine toplumda yer bulabiliyor Şarik tıpkı bu dönemde yaşayan insanlar gibi... (hayretle okudum bu kısımları)

Hem bir yergi hem de mevcut düzene en iyi yapılan eleştirilerden biri "Köpek Kalbi".
Çeviri hakkında da yazmak istiyorum bu kez. Yorumlarda ve araştırırken birçok farklı çeviri olduğunu gördüm. Her birinde farklı bir isimle Türkçeleştirilmiş köpek ismi. İş Bankası ve Tefrika yayınlarında Şarik iken, Kaknüs yayınları çevirisinde önce Topak (2002 çevirisi) sonra Sharikov olmuş. Tutku yayınevinde Boncuk iken Dedalus yayınevinde Tombik olmuş...
Ben yine modern klasiklerden okudum ve çeviri çok iyiydi. Bu nedenle Modern Klasiklerden okumanızı öneririm.
Yine çok beğendiğim, bitmeseydi dediğim bir eser okudum. Usta ile Margarita okuyarak etkinliği değerlendirmeye devam edeceğim. :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Mihail Bulgakov
Tam adı:
Mihail Afansyeviç Bulgakov
Unvan:
Rus Roman ve Oyun Yazarı
Doğum:
Kiev, Rusya İmparatorluğu, 15 Mayıs 1891
Ölüm:
Moskova, SSCB, 10 Mart 1940
15 Mayıs 1891’de Kiev’de doğdu. 1916’da Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu, fakat birkaç yıl sonra doktorluğu bırakarak hayatını edebiyata adadı. Kiev Şehir Tiyatrosu’nda sergilenen ilk iki oyunu büyük başarı kazandı. İlk eşiyle Moskova’ya yerleşen Bulgakov, 1922-1926 arasında oyun yazmayı sürdürdü, fakat Sovyetler Birliği’nin ideallerini yansıtmadığı gerekçesiyle oyunlarının sahnelenmesi yasaklandı. 1925’te yazdığı hicivli romanı “Köpek Kalbi” de benzer bir kaderi paylaşarak, Sovyetler Birliği’nde 1987’ye kadar yayımlanamadı. Aynı yıl ilk eşinden boşanarak Lyubov Belozerskaya’yla evlendi. Sanatını icra edememekten bunalan Bulgakov, 1930’da Stalin’e bir mektup yazarak yurtdışına çıkma izni istedi. Fakat bu talebi reddedilen Bulgakov’a Moskova Sanat Tiyatrosu’nda sahne arkasında bir iş ayarlandı. 1938’de, ölümcül hastalığına yakalanmadan hemen önce başyapıtı sayılan “Üstat ile Margarita”yı tamamladı. 1940’ta böbrek yetmezliğinden öldü. Kitap ilk olarak 1966-1967 yıllarında, dul eşinin çabaları sayaesinde “Moskva” dergisinde yayımlandı. Kitap olarak 1973’te basıldı.

Yazar istatistikleri

  • 328 okur beğendi.
  • 3.500 okur okudu.
  • 123 okur okuyor.
  • 3.230 okur okuyacak.
  • 39 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları