Orhan Murat Bahtiyar’ın öykü evreni, hayatın dış çeperinde kalmış insanların iç seslerinden örülü bir ağdır. Etini Acıtmak, sadece bir öykü kitabı değil, aynı zamanda modern insanın, "yaşamak" ile "sadece nefes alıp vermek" arasındaki o ince çizgide nasıl yalpaladığının bir güncesidir. Bahtiyar, kitabın kapağında bizi oldukça sert bir ontolojik gerçekle karşılar: “İnsanlar ikiye değil, üçe ayrılıyor bence: Yaşayanlar, yaşamayanlar ve bir de kendine ait bir yaşam kuramayanlar.” Bu tasnif, eserin ruhunu ele veren bir anahtar gibidir.
"Yaşayanlar", hayatın ritmine uyum sağlayan, düşüşlerini ve yükselişlerini sahiplenenlerdir; "yaşamayanlar" ise bir şekilde varoluşun dışına düşmüş, ruhsal bir çekilme yaşamış olanlardır. Ancak yazarın asıl odak noktası, bu iki uç arasında sıkışıp kalmış olan "üçüncü tip"tir.
"Kendine ait bir yaşam kuramayanlar", başkalarının arzularının, toplumsal beklentilerin ya da kaçırılmış fırsatların gölgesinde ömür tüketenlerdir. Onlar için hayat, kendi elleriyle inşa ettikleri bir yapı değil, başkalarının kurduğu bir senaryoda oynadıkları zoraki bir rolden ibarettir. Bahtiyar, bu karakterlerin içsel boşluğunu tarif ederken, insanın kendine yabancılaşmasını bir sızı gibi işler. Bu tipoloji, öykü boyunca karakterlerin neden sürekli bir "eksiklik" hissiyle boğuştuğunu, neden ellerindekiyle yetinemediklerini ve neden kendi hikayelerinin yazarı olamadıklarını anlamamızı sağlayan bir pusula işlevi görür. Yaşamın içinde aktif birer özne olanlar ile hayatın akışında sadece savrulanlar arasındaki o görünmez uçuruma işaret eder.
Toplumsal ahlakın ve vicdani pusulanın zayıfladığı bir çağda, karakterlerin kendi içlerine çekilişlerini okuruz: “Kimsenin hakkına girmedim, hayatta yalan konuşmadım; bana o yeter. İnsanın vicdanı rahat edecek... Yoksa illaki herkes bir gün ödeşiyor...” Bu cümle, yazarın karakterlerinin hayata tutunma biçimini açıklar. Onlar, büyük başarılar ya da devrimler peşinde değil; kendi küçük, dürüst ve "temiz" alanlarını koruma peşindedirler. Ancak Bahtiyar, bu "temiz kalma" çabasının da bir bedeli olduğunu hissettirir: Dünya, iyiliğin üzerini her zaman tozla örter. Öykülerde sıkça rastlanan o "yurtsuzluk" hissi, karakterlerin ruh halini besler: “İnsan” diyor, “uzakta yaşayınca memleketinin kıymetini daha iyi anlıyor.” Bu, klasik bir nostalji değildir; memleket, sadece coğrafi bir yer değil, kişinin kendi köklerini, çocukluğunu ve yitirilmiş masumiyetini aradığı bir "içsel menzildir." Uzaklık, insanın kendine ait olanı, yani o kuramadığı yaşamı daha net görmesini sağlayan bir mercek görevi görür.
Etini Acıtmak, okura keskin bir aynadan bakma fırsatı sunuyor. Bahtiyar’ın sinematografik dili, karakterlerin acısını estetize etmeden, olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. İnsanın kendiyle olan kavgasını, vicdanıyla olan pazarlığını ve o meşhur "yaşam kuramama" sancısını anlatan bu öyküler, bittikten sonra bile zihinde dönüp duruyor. Yazar, başlığında da belirttiği gibi, okurun hem zihnine hem de "etine" dokunmayı, onu hafifçe sızlatmayı başarıyor.