"Anladım ki bu dünyanın tek hakikati insanın yalnızlığıdır, ötesini anlamaya çalışanların kalbinde sadece yorgunluk kalır. "
Tarık Tufan’ın Gece Açan Çiçekler’ini okuyup bitirdiğimde, kalbimde hem ağır bir hüzün hem de tarifi zor bir huzur kaldı. Bu kitap, sadece bir hikâye anlatmıyor; adeta ruhumuzun en karanlık odalarına kilitlediğimiz o sırları, söküp atmaya korktuğumuz kirli sargıları birer birer gün yüzüne çıkarıyor. Kitabı okurken, yazarın o çocuksu ama devasa inancıyla hayatı nasıl dönüştürdüğüne şahitlik ediyorsunuz.
İşte bu sarsıcı yolculuktan bende kalanlar ve sizin de bu dünyada neden kendinizi kaybetmeniz gerektiğine dair notlarım:
Kaderin İlk Sözü ve Son Kararı:
Kitap boyunca peşimi bırakmayan en güçlü duygu, kaderle olan o amansız randevumuzdu. Şunu anladım ki; "İlk söz insanın hakkıysa da son sözü söylemek her zaman kadere düşermiş". Bizler adımlarımızı atıyoruz, çabalıyoruz ama yolu inşa eden her zaman kader oluyor. Yazar bize sabrı ve teslimiyeti hatırlatıyor; çünkü biliyoruz ki "yüksek arzular, beraberinde her zaman yüksek sınanmaları ve ağır bedelleri getirir" Bu teslimiyet, bir yenilgi değil; aksine hayatın o trajik şaşkınlığı içinde ayakta kalma çabası.
İçimizdeki Putlar ve Toplumsal İkiyüzlülük:
Okurken kendimi sık sık toplumsal bir aynanın karşısında buldum. İnsanların neden başkalarının masumiyetinden bu kadar korktuğunu, neden şehrin kötülerle dolu olduğu düşüncesiyle teselli bulduklarını sorguladım. Meğer bizler artık taştan heykellere tapmıyormuşuz; bizim putlarımız artık kendi nefsimiz, kibrimiz, itibarımız ve bitmek bilmeyen iştahımızmış. Hatta bazen aşk bile en kuvvetli putumuz haline gelebiliyormuş. Bu kitap, bizi bu görünmez putlarla yüzleşmeye zorluyor.
Aşk: Hayatla Ölüm Arasındaki O Taşkın Nehir:
Eserde aşk, alışık olduğumuz o pembe cümlelerle anlatılmıyor. Aşk burada "hayatla ölüm arasında akan taşkın bir nehir". Öyle bir duygu ki bu, hayattan da ölümden de büyük. Bir âşığın en büyük ıstırabının, hislerini kelimelere sığdıramayıp göğsünü yarıp kalbini gösterme isteği olduğunu iliklerime kadar hissettim. Eğer bir omuz, sevdiğinin gözyaşlarıyla ıslanmışsa, o omuz artık ömür boyu kurumazmış; bunu bilmek hem çok güzel hem de çok yaralayıcı.
Hafızanın Zalimliği ve Hikâyelerin Ölümsüzlüğü:
İnsan ölünce bedeni çürüse de geriye sadece hikâyesi kalıyor ve bütün o hakiki hikâyeler hep geceleri anlatılıyor. Ancak hafıza, insana en çok ölürken eziyet eden zalim bir düşmana dönüşebiliyor. Kitapta Halide Abla’nın o gece açan çiçekleri sevmesi boşuna değil; o çiçekler sanki hepimizin yalnızlığına birer ortak. Yazarın da dediği gibi, edebiyatın en büyük vazifesi belki de bu: "Yarım kalmış hikâyeleri tamamlamak ve ruhlarımıza teselli vermek".
Gecenin Gebeliği ve Umuda Dönüş
Her şeye rağmen, kitabın son sayfasını kapattığınızda karanlıkta boğulmuyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki "gece gebedir ve ne kadar uzun olursa olsun karanlığı sonuna kadar sürmez". En büyük isyanın Allah’tan ümit kesmek olduğunu hatırlatan yazar, bizi samimi bir pişmanlığın serinliğine davet ediyor. Bazen mutfaktan yükselen bir tarhana kokusu bile, hayata tutunmak için en büyük mucizeye dönüşebiliyor.
Gece Açan Çiçekler, kalbiyle düşünmeyi bilenlerin, kilitli odalara girmeye cesareti olanların kitabı. Eğer siz de gerçeği anlamakta geç kalmanın o hazin düşüşünü yaşamak istemiyorsanız, bu gece bu kitabı elinize alın. Unutmayın, "her şeyi anlayabilmenin tek yolu bazen kendini yok etmektir". Bu hikâye, sizin de hikâyeniz olabilir.
Gece Gece Açan Çiçekler
Tarık Tarık Tufan