·104 syf.··Beğendi
···Okunma: 22 Haziran 2026 08:15 Kör Baykuş bitti bitmesine ama insanın burnunun direğine o mezar kokusu, o odadaki afyon dumanıyla karışık çürüme hissi yapışıp kalıyor işte. Kitabı kapatınca, bu kitabı sadece güzelleme yaparak yorumlayan, incelemesini yazan insanların bana kızacağını düşünüyorum; çünkü burada o körü körüne yapılan güzellemelerin tamamen dışına çıkıyorum. Fakat tüm bu sert eleştirilerime rağmen bu kitabın ruhuma bıraktığı o tekinsiz tadı, o her cümlesindeki muazzam doygunluğu ve entelektüel doluluğu asla inkar edemem; çünkü bu satırların arkasında müthiş bir akılcılık, insanı çarpan muazzam bir zeka ve muazzam bir kurgu dehası var. İşte o odadaki lambayı yakıp o yoğun karanlığı biraz dağıttığımda karşıma çıkan şey, sadece dış dünyanın sahteliğinden kaçan yaralı bir kurban değil; meşru bir yalnızlığın ürettiği o narsisistik kibir ve "tanrılaşma" krizidir. Anlatıcı o fildişi kulesinden dışarıya öyle bir tiksintiyle bakıyor, o insanları "ayak takımı" diyerek öyle bir yaftalıyor ki, aslında o insanların sadece hayatı ıskalamadan, o acı-tatlı dengesiyle, yani basitçe insan olmanın o en yalın doğasını yaşadıklarını gözden kaçırıyor. Kendini o kadar yukarıda, o kadar benzersiz bir acı eşiğinde konumlandırıp çevresinin sığlığına o kadar odaklanıyor ki, bir süre sonra kendi içindeki o meziyetleri besleyecek somut bir alan bile bırakmıyor ve ortada sadece devasa bir başkalarından iğrenme seansı kalıyor. Kaldıramadığı, o ağır buhranın altında ezildiği asıl ikilem de tam burada düğümleniyor zaten; ya o nefret ettiği kalabalık gibi yalın ve filtresizce insan olmayı beceremiyor, o hayata katılamıyor ya da o sığ çevrede entelektüel olarak gerçekten tek ve nadir bir yerde durduğu için bu benzersiz yalnızlığın yarattığı o narsisistik hapishanede kendi kendini imha ediyor. Kozmik bir sonsuzluğu hissettiğini söyleyen o yarı tanrı zihniyetinin, günün sonunda ulaştığı o devasa gücü evrensel sırları çözmek için değil de saplantı duyduğu o kadının eteğinin arkasına saklanıp çocukça bir körebe oynamak gibi cüceleşmiş bir arzu için harcamak istemesi de bu yüzdendir. En nihayetinde gökyüzünde kendine ait bir yıldızı bile olmadığına inanan bu mağrur ama felç olmuş yalnızlık, yeryüzünde o insan olmanın duasını yaşayan tek bir canlıyı bile kendine denk göremediği için o devasa içsel itirafını duvarda tıpkı bir baykuş gibi eğilmiş yazdıklarımı okuyan kendi dilsiz gölgesine bırakıp çekiliyor sahneden. Kör Baykuş’u bunca yıl sonra bile hala bu kadar sarsıcı kılan şey, o anlatılan mistik ızdırap değil; insanın o kendi kibrinin ve yalnızlığının labirentinde kendi kendini nasıl çıplak bir gerçeklikle infaz edebileceğini böylesine zarif ama bir o kadar da acımasızca göstermesidir sanırım. Peki, bunca karanlığın ve o aşılmaz fildişi kulesinin ardından siz ne dersiniz; anlatıcı mı haklıydı o kendi yarattığı krallığında, yoksa dışarıda sadece "insan gibi" yaşayan o sığ kalabalık mı? Satır aralarında buluşmak dileğiyle.