SeyirPiraye
Piraye’nin Seyir romanı, okuyucusunu ters köşe yapmayı başaran, sabrın sonunda muazzam bir uyanış sunan bir kendini bulma yolculuğu.
Kitabın ilk sayfalarında Mina’nın içine düştüğü o boğucu ilişkiyi, aldığı kararları ve o durağan hayatı okurken insan ister istemez derin bir sıkıntıya düşüyor. Hatta itiraf etmek gerekir ki, "Yine mi saçma sapan bir aşk hikayesi okuyorum, neden bu kadar aptalca davranıyor?" diye sinirlenip, kitabın hep böyle tekdüze gideceğinden endişe edebiliyorsunuz. Karakterin o ilk anlardaki çaresizliği ve seçtiği yol, okuru fena halde sıkabiliyor.
Ancak hikayeyi asıl şahane ve unutulmaz kılan şey, tam da bu katlanılmaz başlangıçtan beslenmesi. Mina o ilişkide ve kendi sınırları içinde öyle bir noktaya geliyor ki, okurken bizi de daraltan o tahammül sınırı, onun esas dönüşümü için kaçınılmaz bir fırlatma rampasına dönüşüyor. İlk başta kızdığımız o kadın, kabuğunu öyle bir kırıyor ki, sonrasındaki içsel evrimi ve özgürleşmesi adeta bir başkaldırıya dönüşüyor.
Seyir, bir insanın en çok daraldığı, okuyucusuna bile "artık nefes alamıyorum" dedirttiği o gri anların, aslında kendi özgürlüğüne uyanacağı o muazzam kırılma noktası olduğunu çok zarif gösteriyor. Mina’nın o sinir bozucu bağlardan sıyrılıp geçirdiği şahane evrim, bize şu umut dolu mesajı fısıldıyor: Bazen en parlak uyanışlar, en çok sıkıldığımız ve dibe vurduğumuzu sandığımız o anlarda filizlenir.