Jack London denince aklıma her zaman insanın doğayla, hayatla ve kendi içindeki karanlıkla verdiği mücadele gelir. Kızıl Veba da bu yönüyle beni etkileyen kitaplardan biri oldu. Üstelik kısa olmasına rağmen düşündürdükleri sayfalarının çok ötesine taşan eserlerden.
Kitabı okurken en çok hoşuma giden şey, yazıldığı dönemi düşündüğümde ne kadar ileri görüşlü olmasıydı. Jack London, henüz dünyanın büyük salgınlarla bugünkü anlamda yüzleşmediği bir dönemde, insanlığın büyük bir felaket sonrası nasıl bir hâle gelebileceğini oldukça çarpıcı bir şekilde anlatmış. Kitabın sayfalarını çevirdikçe aslında medeniyet dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu fark ediyoruz. Bir gün içinde yok olmayacak gibi görünen şehirler, kurumlar, bilgiler ve alışkanlıklar, bir salgının ardından adeta tarihe karışıyor.
Romanın en etkileyici karakteri kuşkusuz yaşlı Profesör James Howard Smith. O, geçmiş dünyanın son tanıklarından biri. Torunlarına eski dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlatmaya çalışırken sadece bir hikâye anlatmıyor; aynı zamanda kaybolan bilginin, kültürün ve insanlığın yasını tutuyor. Onun çaresizliği beni derinden etkiledi. Çünkü anlattıkları şeyler doğru olmasına rağmen karşısındaki insanlar bunları anlamıyor, hatta çoğu zaman inanmakta zorlanıyor. Bu durum bana bilginin korunmadığında ne kadar hızlı yok olabileceğini düşündürdü.
Kitapta diğer karakterler çok derin işlenmese de aslında hepsi birer sembol gibi duruyor. Yeni nesil insanlar geçmişi bilmeyen, sadece hayatta kalmaya çalışan bireyler hâline gelmiş. Bu karşıtlık sayesinde Jack London okuyucuya şu soruyu sorduruyor: İnsanlığı insan yapan şey yalnızca yaşamak mı, yoksa bilgi, sanat, kültür ve hatıralar da bunun bir parçası mı?
Kızıl Veba boyunca hissedilen o karamsar atmosfer beni zaman zaman ürpertti. Ancak kitabın gücü de burada yatıyor. London sadece bir felaketi anlatmıyor; insan doğasını, uygarlığın değerini ve unutmanın tehlikesini gözler önüne seriyor. Özellikle salgının ardından insanların ilkel yaşama geri dönmesi, medeniyetin aslında sandığımız kadar sağlam temeller üzerine kurulmadığını gösteriyor.
Ben bu kitabı okurken yalnızca bir bilimkurgu ya da distopya okumadım. Daha çok insanlığın geleceğine dair yazılmış bir uyarı metni okuyor gibi hissettim. Kısa olmasına rağmen verdiği mesajlar oldukça güçlüydü. Sayfa sayısı az olsa da zihnimde bıraktığı düşünceler uzun süre benimle kaldı.
Jack London’ın kalemini zaten severek takip eden biri olarak Kızıl Veba benim için yine etkileyici bir okuma deneyimi oldu. Kısa sürede okunabilen ama bittikten sonra üzerine uzun uzun düşündüren eserlerden biri. Medeniyetin değerini, bilginin önemini ve insanlığın kırılganlığını hatırlatan bu kitabı özellikle distopya ve düşünce ağırlıklı eserleri seven herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Çünkü bazen en kısa kitaplar, en uzun izleri bırakır.
Keyifli okumalar dilerim..