·240 syf.····Okunma: 26 Haziran 2026 00:00 Bazı kitaplar sizi bir hikâyeyle, bazıları bir atmosferle yakalar. Günlerin Köpüğü ikincisinden: daha ilk sayfalarda Vian'ın kurduğu o tuhaf, parlak, müzikle dolu dünyaya adım atıyorsunuz ve kitap bittiğinde o dünyanın yavaş yavaş üstünüze çöktüğünü fark ediyorsunuz.
Vian önsözünde her şeyin önemsiz olduğunu, gerçekten önemli olan iki şeyin "her şekliyle aşk ve Duke Ellington'ın müziği" olduğunu söyler. Roman da tam olarak bunun üzerine kurulu. Varlıklı, kaygısız ve nazik bir genç olan Colin'in dünyasıyla tanışıyoruz önce: bir tuşuna basınca kokteyl hazırlayan piyanosu (pianocktail), her yemeği bir şölene çeviren aşçısı Nicolas, dostu Chick ile felsefe üzerine sohbetleri. Burada her şey ışıltılı, oyuncaklı, neredeyse çocuksu bir mutlulukla parlıyor. Sonra Colin, Chloé'ye âşık oluyor ve hayat bir süreliğine kusursuz bir melodiye dönüşüyor.
Ama Vian'ın asıl ustalığı, bu mutluluğu sadece anlatmakla kalmayıp dünyayı duygulara göre fiziksel olarak değiştirmesinde. Bu kitabın en çarpıcı yanı bu sanırım. Colin ve Chloé mutluyken odalar genişliyor, güneş içeri doluyor, eşyalar canlanıyor. Chloé hastalanınca —ciğerinde bir nilüfer büyümeye başlıyor, evet, tam anlamıyla bir su çiçeği— evin duvarları büzülmeye, tavan alçalmaya, renkler solmaya başlıyor. Sürrealizm burada bir süs değil, doğrudan anlatının kalbi: iç dünya dışarıya sızıyor, keder mimariye, ışığa, nesnelere işliyor.
Hastalık ilerledikçe Colin'in serveti de eriyor. Chloé'yi iyileştirmek için her gün etrafını çiçeklerle donatmak zorunda (çünkü nilüfer ancak çiçeklerden korkar), ve para bitince Colin ilk kez çalışmak zorunda kalıyor. Vian'ın işe, emeğe, bürokrasiye dair acı alaycılığı tam burada devreye giriyor. Çalışmak insanı tüketen, anlamsız, bedeni ezen bir şey olarak resmediliyor. Mutluluğun ve aşkın bir ekonomisi varmış da, dünya bu ekonomiyi acımasızca işletiyormuş gibi.
Yan hikâyelerde de aynı hüzünlü ironi var. Chick, varoluşçu filozof Jean-Sol Partre'a (Jean-Paul Sartre'ın açık bir parodisi) öyle takıntılı ki, sevgilisi Alise'i ve hayatını filozofun kitaplarına, nesnelerine kurban ediyor. Vian burada hem dostu Sartre'a sevgiyle göz kırpıyor hem de bir tutkunun, bir saplantının insanı nasıl yiyip bitirebileceğini gösteriyor. Kitap boyunca neşe ve yıkım hep yan yana yürüyor.
Beni en çok etkileyen, kitabın tonundaki o yavaş kayış oldu. Başta her şey o kadar hafif, esprili, kelime oyunlarıyla dolu ki bir komediyle karşı karşıya olduğunuzu sanıyorsunuz. Ama Vian sayfaları çevirdikçe ışığı kısıyor. Gülümseyerek başladığınız kitabı, sonlara doğru bir yumru boğazınızda okuyorsunuz. Caz —özellikle Ellington'ın "Chloé" parçası— tüm bu inişe eşlik eden bir fon gibi; güzel, melankolik, geçip giden.
Aşkın, gençliğin, mutluluğun ne kadar kırılgan olduğuna dair bundan daha şiirsel bir alegori az bulunur. Vian bize "her şey güzeldi ve sonra bozuldu" demiyor; bunu yaşatıyor, dünyayı gözümüzün önünde küçültüp soldurarak.
Son olarak kişisel bir not: Boris Vian'la tanışmamı Ferhan Şensoy'a borçluyum. Onun oyunlarında, yazdıklarında Vian'a duyduğu sevgi hep sezilirdi; o sevgi bir gün beni de bu yazarın kapısına götürdü.
İkisi de dili bir oyun hamuru gibi görüyor. Şensoy "Ferhangi" diye bir kelime uydurup koca bir dünya kurarken, Vian da Fransızcayı eğip büküp olmayan sözcükler, sesler, cinaslar yaratıyor; ikisi için de dil, kurallarına uyulacak bir şey değil, oynanacak bir bahçe. İkisi de gülmeceyi hüznün hemen yanına koymaktan çekinmiyor, kahkahanın altından bir keder, kederin altından bir gülümseme sızıyor sürekli. İkisi de otoriteye, ciddiyete, "böyle olması gerekir"e karşı haşarı bir baş kaldırış içinde; hayatı sonuna kadar sevip aynı anda onunla dalga geçebilen o ender ruhtan paylar taşıyorlar.
Bir de müzik var elbette: Vian caz trompetçisiydi, romanı baştan sona Ellington'la nefes alıyor; Şensoy'un sahnesi de hep bir ritimle, bir şarkıyla, bir tempoyla doluydu.
İşte bu yüzden Günlerin Köpüğü'nü okurken zaman zaman Şensoy'u düşündüm. Beni Vian'a getiren yol oydu ve bu kitabın absürdle hüznü, oyunla yıkımı aynı potada eritişinde ustanın izini de gördüm. İkisini birden sevgiyle, minnetle anıyorum.
Kısacası Günlerin Köpüğü: alışılmadık, melankolik, hem oyuncu hem yıkıcı bir kitap. Hayal gücünün sınır tanımadığı, duygunun dünyayı şekillendirdiği bir kurguya kendini bırakabilenler için unutulması zor bir okuma.