Kitapta tek bir patlama anı aramayın. Harwicz, bunun yerine sürekli tekrarlanan bir varoluşsal yarılmayı işliyor: Ana karakter, kırsalın o sözde huzurlu, pastoral atmosferinin tam ortasında kendi bebeğine ve kocasına adeta dışarıdan, yabani ve aidiyetsiz bir gözle bakıyor. Yemek hazırlamak, çocuk uyutmak günlük yaşamın en sıradan rutinleri, iç monologların içinde ansızın devasa ve karanlık bir hapishaneye dönüşüyor.
Dili sadece "sert" diye tanımlamak eksik kalır. Metnin vahşiliğinin ve bunaltıcılığının hemen altında, kendi benliğini tamamen kaybetmemeye çalışan kırılgan bir çırpınış yatıyor. O keskinlik bir anlatım tercihi değil, karakterin hayatta kalma mekanizması gibi hissettiriyor. Harwicz sizi hikayenin dışından seyrettirmiyor; okuru doğrudan o klostrofobik zihnin içine hapsediyor.
Sarı Duvar Kağıdı'ndaki kapalı mekân ve rol baskısını, Sırça Fanus'un gündelik hayata yabancılaşmasını ve Lispector'ın bedeni ve varoluşu bilinç akışıyla içgüdüsel bir yerden işleyişini burada bir arada sezmek mümkün. Ama Harwicz bu mirasın klişeleşmiş versiyonunu yazmıyor daha ham, daha az katarsis vadeden, rahatsız edici biçimde dürüst bir yere gidiyor.