Malone ölüyor. Bunu biliyor, biz de biliyoruz. Beckett de biliyor ama yine de 200 sayfa yazıyor.
Bir yatakta, hareketsiz, elinde bir kalem. Geçmişi yok, ailesi yok, gidecek bir yeri yok. Molloy yürüyordu en azından Malone'da yürüyüş de bitti. Geriye sadece beklemek kaldı.
Ama Malone anlatıyor. Sapo adlı bir çocuk yaratıyor, sonra Macmann adlı bir yaşlı adam. Onları yaşatıyor dünyayla bağ kuramayan, toplumun dışında kalan, anlamsız bir varoluşun içinde debelenen insanlar. Tanıdık mı? Olmalı. Çünkü bunlar Malone'un kendisi başka isimler altında, başka bedenlerle hayatta kalmaya çalışan o son yaşam kırıntısı.
Beckett burada çok sinsi bir şey yapıyor: Malone kendi ölümüne bakmak için başkalarının gözlerini kullanıyor. Kendi adıyla var olamıyor artık, ama Sapo olarak, Macmann olarak bir şekilde devam ediyor. Anlatmak duruyorsa o kırıntı da sönüyor.
Dil de buna ayak uyduruyor. Cümleler yarım kalıyor, düşünceler buharlaşıyor, hikayeler kontrolden çıkıyor. Molloy'da dil kendini yiyordu Malone'da dil ölüyor. Yavaş yavaş, sayfa sayfa.
Roman bir ölümle bitmiyor. Kelimeler dağılıyor, cümleler kesiliyor, sayfa beyazlaşıyor. Beckett ölümü anlatmıyor sadece dilin çöküşünü gösteriyor. Gerisi sessizlik.
Godot'da bekliyorduk. Molloy'da yürüyorduk. Malone'da sadece anlatıyoruz ta ki o da bitene kadar.