Ağustos karanlığında nereye gideceğini şaşıran rüzgar, Ebru'nun oturduğu koltuk tarafındaki pencereden içeri girdi. Varlığını yalnızca esintisiyle değil, savurduğu tül perdeyle de kabul ettiriyordu. Rüzgardaki gel gitin son halkasında tül perde, Ebru'nun suratına oturdu. Ebru birkaç kez perdeyi sinirli bir edayla def etti ancak rüzgar Ebru'dan daha inatçıydı. Direnci kırılan Ebru, rüzgarın bu arsız hareketlerine nihayet beyaz bayrak salladı ve pes etti. Mücadeleyi kaybetmenin verdiği bezginlik ve hüsranla karşıdaki gardıroba baktı. Bakışlarındaki ve yüzündeki tüle bu defa dostça yaklaştı. Birkaç gün içinde müstakbel nişanlısıyla nişan yüzüğü alacaklardı ve bu rüzgar-tül iş birliği, onun ilk gelinlik provası, ilk duvak çıkarma çalışması olmuş oldu.

Üniversitenin son senesinde tanışmıştı Arif'le. O makine mühendisliği fakültesinde, kendisi eğitim fakültesindeydi. Bölümüyle onun kadar uyumlu bir insan daha görmemişti Ebru. Adeta makine gibiydi Arif. Kızmıyor, kıskanmıyor, yorulmuyor, acıkmıyor hatta susamıyordu. İki buçuk yılını geride bıraktıkları ilişkilerinde bir kez olsun hasta olduğuna, kendini kötü hissettiğine şahit olmamıştı. Tabii bu biraz da bünye meselesiydi. Mesela kendisi yılda en az beş kez yataklara düşerdi.

Ağustos loşluk demekti. İçinde hem kör edici bir karanlığın hem de kör edici bir aydınlığın peyda oluşu ihtimali vardı. Çünkü Ebru bir öğretmendi ancak ona henüz öğretmenim diyen bir öğrencisi olmamıştı. Birkaç hafta önce üçüncü defa sınava girmiş, sonucunu bekliyordu. Ya hüzünden ya sevinçten ağlayacaktı. Ebru ikincisini arzuluyordu. Arif ise İstanbul'da çalışıyordu. En iyi ihtimalle ayda bir görüşüyorlardı. Son buluşmalarında Kıbrıs Şehitleri'nde yürürlerken Arif bir anda sağ cebinden çıkardığı beş taşlı tektaşı Ebru'nun parmağına taktı. Bu teklifsizce yapılmış bir evlilik teklifiydi ve aşkın kimyasına daha uygundu. Sonrasında standart evlilik protokolleri işlemiş, süreç ailelere açılmıştı. Ağustos bitmeden aile içinde, sade bir nişan merasimi düzenleme kararı alındı. Ne davul-zurna ne ayıp olmasın diye çağırılan akrabalar ne birkaç saat için binlerce lira isteyen salonlar ne de bilimum gösteriş aracı...

11 Ağustos 2018 tarihli 11.00'de kalkması gerekip 11 dakika rötar yapınca 11.11'de kalkan uçak, 12.12'de piste kondu. 13.00'de planlanan Alsancak buluşması da Ebru'nun alışıldık rötarından ötürü 13.13'de yapıldı. On saniyeye yakın sarılma, gerdandaki kokuyu içe çekiş, ferli gözlerdeki cıvıltılı kontak, alna buse ve kapanış. Önce Alsancak'ta muhtelif yerleri gezdiler: İncik boncuk dükkanları, giyim mağazaları falan. Sonra Arif'in alanına dair kitap bulmak için birkaç sahaf gezdiler, ardından Ebru acıkınca Alavara'ya oturdular. Ebru tam porsiyon, Arif hiç porsiyon istedi. Arif yolculuğa ve gezintiye rağmen acıkmamıştı. Makarna yendi, hesap ödendi ve Kemeraltı'na, kuyumculara doğru yola çıkıldı.

Arif vakit nakittir düsturuyla girdiği ilk yerde yüzüğü alma niyetindeydi ancak Ebru sünnet olarak bilinen pazarlığı farz bellemiş bir pazarlıkçının kızıydı. O yüzden hem cisim olarak hem fiyat olarak en ideal yüzüğü bulma süreci sıkıntı vermeye başladı. İlk üç kuyumcu fiyatta herhangi bir indirim yapmayınca bir diğerine girdiler. "Amca, baştan konuşalım. Pazarlıkçı değilsen hiç bakmayalım." diyen Ebru'ya tezgahtar tebessüm etti ve yüzükleri tezgaha yığmaya başladı. En kalın 22 ayar yüzükleri denemeye başladılar. Taktılar, çıkardılar, fotoğraf çektiler, tekrar çıkardılar, taktılar derken nihayet birinde karar kıldılar. Ancak beklenmeyen bir şey yaşandı. Yüzüğün ağırlığını ve fiyatını öğrenmek için yüzüğü tartmaları gerekiyordu ama Arif'in yüzüğü parmaktan çıkmak bilmedi. Asıldılar, çektiler, zorladılar: Yok. Kolonyayla, deterjanla denediler yine çıkmadı. Çıkmak bilmeyen bu yüzüğün parmağa nasıl girdiğine akıl sır erdiremediler. Birkaç dakika sonra öğle molasından dönen Kazım "Bir de ben deneyeyim." dedi. Dedesi hamal, babası kabzımaldı. Nesillerdir beline, bileğine güvenen bu soy, bir türlü gün yüzü görememiş, hep fukaralıkla bir yaşamıştı. Bu düzeni bozan Kazım oldu. Meselenin bileğine güvenmekten ziyade başkalarının bileğine güven duymasını sağlamaktan geçtiğini kavrayıp bilezik satmaya başlamıştı. Yedi yıldır ortağı olduğu bu kuyumcuda inatçı bir yüzüğün onları alaşağı etmesini kabul edemezdi. "Yok Kazım, deterjanla bile ovaladık çıkmıyor yanına koduğum. Affedersin kızım, sinirlendim biraz." Bu imkansıza dair anlatı elbette Kazım'ın daha da hırslanmasına sebep oldu. "Damat Bey, çekiyorum hazırsan?" dedi Kazım gözlerinde inanç ve özgüvenin ışıldattığı bir parıltıyla. "Çek abi." dedi Arif soğukkanlı bir tavırla. "Hadi bismillah." dedi ve davrandı Kazım. Çektiği gibi geldi yüzük... ve parmağı. Ebru'nun gözlerinde hayret ve korku; tezgahtar amcanın yüzünde korku, panik ve endişe; Kazım'ın sağ elinde yüzük ve Arif'in yüzük parmağı kaldı. Arif'in kopan parmağından cızırtılı kablolar ve kıvılcımlar çıktı, kemik yerindeyse çelik çubuklar vardı. Arif dışındaki herkese hem küçük hem büyük dilini yutturacak bu görüntü karşısında gizemi sonlandıran, Arif'in ağzından çıkan üç kelime oldu: "Ebru, ben robotum."