"Güncellenmiştir 03:48 - 07.12.2018"
-Bugün her şey ters gitmek zorunda mı sanki?-
Çoraplarım? Yine delik.. Bu kadar dikkat etmelerime rağmen! Çabalarım, devrilmiş çınar ağacının köklerinden yeniden filizlenen yeşil dalların yaşama sevinci gibi adete parmaklarımdan fırlayıveriyor... Askerde neredeyse kaybedeceğim ayaklarımın, bana son anda tutulması ve sadece bir ayak-parmağım; ve de bir kaç kırılan, yerinden yanlış çıkmaya alışmış tırnağım...
Tırnak makasımı her zaman ki gibi Subaylık yıllarımda alışkanlık haline getirdiğim, sevgilime almış olduğum hediye kutusuna koyardım, ve birkaç tane, anı'larımdan kalan zulümlerim. Bu tırnak makası da, böyle bir anı, fakat asla zulüm değildi. Belki de en çok gurur duyduğum tek eşyamdı. O kadar zulümün içinde bu eşyanın ne işi var diye sormayın, gayet mantıklı, bana güç veriyor; ne zaman bu kutudan bana geriye kalan hayal kırıklığım varsa, bir o kadar da dik durmam için sebebim var. Asla bir Türk askeri boyun eğmez... eğmedim de.
Hayallerimi süsleyen, yarenim diye beklediğim zerafetin ve naifliğin gölgesinde kalan bayan Ülkü'nün, beni terk ettiği o gün, elimdeki kutu o gün sabaha kadar kucağımda kaldı. O yılların Teğmen'i olan ben, defalarca yakmak istesem de, hediye kutusuni bir türlü yakmaya cesaret edemedim.
Aradan yıllar geçti, rütbelerim yıldızları görene kadar sürdü hayatım. Sonra bir bayan ile tanışabilme cesareti gösterebildim. Lakin bu durumda fazla uzun sürmeden, hüsranla bitti. Belki de hayatım boyunca en iyi ilişkilerimi, üniformamın içinde ki bende buluyordum. İnsanlar konusunda, hiç bir zaman başarılı olamadım. Söz konusu askerlerim olunca, -ah, onlar benim evlatlarım- dünya benim için yeniden doğmak, gibiydi...
İki bin on beş yılında, Uluslararası bir görevden döndüm. Bir haftalık istirahat etmenin iyi geleceğini düşündüm. Altı aydır geminin içerisinde boğulmuştum, askerlerimle mutlu olsamda.
İki bin on beş yılıydı. Altı aylık bir seferden dönüyordum, Uluslararası bir görevi icra ettikten sonra, Zonguldağ'ın Ereğli ilçesine demirledik, ikinci kaptana, Marmaris güzergahına demir almadan evvel, vardabandra erlerin, kule ile mors alfabesi çalışmalarını ve de Flag çalısmaları konusunda, alt kademede ki erbaş ve assubayların da gözetiminde olmasını emrini verdim. Askerlerimin hepsinden memnundum. Her biri, er'ler de dahil güzel yetiştirildiler, -vatan sevgisi başka bir şey..- - Belki de beni de sevdiklerindendir. Bu konuda benden mütevazi olmayı beklemeyeceğinizi umuyorum.
Karargaha geçtiğimde okul arkadaşım Kurmay Kıdemli Yarbay M.'nin Ada çayını içtim, "bir tane daha istermisin" diye sorduğunda, daha sonra tertip diye söylenerek, bir zengin kalkışı yap-saydım. - neler olacağını bilmeden, kaderin beni çektiği yöne doğru yöneldim - - kendi makam aracını vermek isterdi. Fakat o çok sevdiğim 1950'lerin cip modelini sevdiğimi bildiği için, kapıda hazır durduğunu biliyordum. Önce lojmana, biraz istirahat edecek, ardından da deniz kenarında bulunan, restaurantta bir şeyler atıştırırım diye düşünüyordum.
Komutanlıktan ayrıldım, askere "acelemiz yok evlat." dedim. Bir-iki dakika sonra caddeye çıktık, lambalarda durduk, yanımıza konforlu vip bir araç yanaştı, şüpelendim, araçta bir kişi vardı, hareketlerini tam hatırlamıyorum ama, kuşku uyandırıcı gelmişti, nedendir bilmiyorum.. tam hatırlıyorum dersem yalan söylemiş olurum. Askerin söylediğine göre, "evlat başımız dertte, lambalar yeşil yandı farzet..." , "çabuk gazla!"
Üç hafta sonra açtım gözlerimi, ayaklarımdan birisini neredeyse kaybediyormşum. Çok büyük bir patlama olmuş, caddede kocaman otuz metre karelik bir oda düşünün, insan boyunda ki derinliğinte... Kendime geldiğimde Dostum Yarbay M. başımda bekliyordu. Uyandığımı fark edince şeker bulmuş çocuk gibi sevindi, tabii ben tekrar gittim (bayılmış ya da kendimden geçmişim, belki narkoz ve ilaçların etkisi..) sonra "İyimisin? Doktoru çağırın, hasta uyandı." nidaları...
Şarapnel parçalarından dolayı bir kaç defa ameliyat oldum. O gün, bir trafik kazasında hayatını kaybeden bir vatandaşımızın böbreğini, üç gün sonra bana nakil işlemi yapılmış. Anlayacağınız üzere, efendim. şarapnel parçalarından böbreğimi kaybetmişim.. bir iki hafta sonra da Antalya'dan ayrıldım. Arada kontrollerim için gidip geliyordum, bazen uçak ile bazen de otobüs seyahati ile. Keyfim ve sağlığım iyi ise tabii ki otobüs.
Hastaneden çıktığımda Akif Kara'nın ailesini ziyaret ettim. Nacizane bir kaç hediye götürmek istedim. Bir can borcum vardı. Yoksa iki hediye ile olacak iş değildi elbette ki... Akif Kara, bana böbreğini hediye eden merhum.. içerde fazla kalamadım.
Haliyle emekli olduk, ama askerlikten vaz geçmedim. Her sabah saat beş gibi kalkar alışkanlık haline getirdiğim ve gençlikte yapamadığım namazlarımı; özellikle, sabah namazında hassasiyet gösterirdim. Bedenimi toparlamam aylar alsada sporu hiç aksatmadan hafif hareketlerle başlayarak, git gide ağırlaştırdım.
O günden geriye kalan şükranlığım, cip'i kullanan er'in hiç bir şekilde patlamadan zarar görmeden çıkmasıydı. Sadece alnında ufak birkaç çizik olmuş, kendisini görrene kadar içim rahat etmedi.
İki bin on yedi yılında, önce internetten, organ bağışı için bir kaç prosedür, ardından doku örnekler vs.. işlemlerinden sonra, benden sonra ki var olan insanlara, bana bıraktıkları hayatı, eksiksiz onlarında yaşamaları için ya da en azından, birilerine olan mahcubiyetimden kurtulmuş oldum.
Bu arada ilik nakli bekleyen sekiz yaşında ki bir fıstığa da yardımcı oldum. Bazen beni arıyor, "komutanım, seni nasıl ayağima kadar getirdim?" diye şakalaşıyor. Bende bazen arayıp, "kız çirkin, insan komutanını ayağına çağırır mı?" diye candaşlarımdan en küçüğü ile sohbetleşiyorduk...
Benim hikayem bu kadar.. daha sonra yeni hikayelerde buluşmak dileği ile.. sağlık mutluluk dilerim...
Kadim TATAROĞLU