484 syf.
·2 günde·9/10
** spoiler içerir **

Hiç bilmediğimiz ya da derinliklerine hakim olmayıp yüzeysel bildiğimiz pek çok tarihi olayı masum insanların çektiği acıları bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor Livaneli.

Her şey şubat ayının soğuk bir günü İstanbul Üniversitesinde çalışan Maya Duran’ın ABD’den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner’i havaalanında karşılamasıyla başlıyor.
Wagner yarın yani 24 Şubat’ta Şile’ye gitmek istediğini söylüyor ve o gün yılın en soğuk günü. Maya bu soğukta orada ne yapacağını anlamıyor ama yine de Şile’ye gidiyorlar. Profesör araçtan iniyor, deniz kenarına gidip kemanını çalmaya başlıyor. Maya onun yanına geldiğinde elleri mosmor bedeni kaskatı ve soğuktan donmak üzere. Hemen profesörü arabaya taşıyorlar ancak araç çalışmıyor.Profesör olmek üzere ve sutma, sutum, strumaaa diye sayıklamaya başlıyor.

Ve bu sayıklamayla birlikte 60 yıllık bir yolculuğa çıkıyoruz.

Maya bir şeyleri araştırırken ben de araştırdım. O geçmişte olanları gün yüzüne çıkarmaya çalışırken ben de kendim için yaptım aynısını ve eminim ki serenadı okuyan çoğu insan yapmıştır bunu. Struma'nın gerçekliğini okurken gözyaşlarıma engel olamadım. Yüreğimin parçalanıp her bir parçasının ayrı bir yerlere dağıldığını hissettim. Ve her bir parçasını o kadınların yüreğine gönderdim. Çaresizlik vardı sadece elimde avucumda…

Batan bir gemi ve ölen yüzlerce insan ve buna kimsenin engel olamaması. Yardım eli uzatmayı reddetmelerinin altında yatan basit sebepler ,insanın insan olduğunun unutulması ve dil,din,ırk ayrımı yapılması ne kadar acı.

Kitapta sadece struma olayını değil, nazi zulmünü, Mavi alayı,Yahudilerin nazi Almanyasından kaçmaya çalışmalarını,Ermenileri, 1940’larda Türkiye’ye gelmek zorunda kalan ve eğitim veren onlarca profesörü okuyoruz.
Livaneli modern dünyada kadın olmayı, çocuk büyütmeyi,dul bir kadın olarak yaşamı sürdürmeyi ve aynı zamanda dünyanın her yerinde kadın olmayı anlatıyor. Kendi isimlerini kullanmalarına bile izin verilmeyen kadınlar bunlar. Maya(Ayşe), Mari(Semahat), ve Nadia(Deborah) içim acıyarak okudum sizin hikayelerinizi.

Aaaaahh Nadia , Nadiacığım...


Sırf Yahudi diye hayatı cehenneme çevrilen insandan sadece birisin sen. Her yerden kovuldun,karnındaki bebeğini doğurmana izin vermediler,annen baban öldürüldü, asıldı ama idam edilerek değil bir elbiseyi asar gibi…
Onun gibi 769 insan 200 kişilik eski püskü bozuk bir gemide. Hayatlarının kurtulması umuduyla Romanya’dan yola çıkan insanlar. Ölümden kurtulmak için verilen savaş. Bilet çok pahalı olduğundan dolayı sadece evlatlarından birini kurtarmaya gücü yeten ve evlatlarından hangisinin kurtulacağını seçmek zorunda kalan anne babalar. Geminin bozulması. İstanbul’a varış ama gemiden inmelerine izin verilmeyişi. Günlerce açlıkla, hastalıkla mücadele. Şile sahilde onların yanında olduklarını göstermeye çalışan insanların yaktığı sönmeyen ateş. Yurtsuzluk, bir yere ait olamama. Muhtaç insanlar. Düşmanlık. Savaş bittikten sonra huzurla yaşayabileceklerine inanan insanlar ama kaçmak zorundalar. Yoksa öldürülecekler. Bekleyiş ve sonra büyük bir patlama. Ama yine de öldürüldüler. Yüzlerce can, yüzlerce İNSAN.

Aaahh 24 Şubat

Bu yüzden mi bu kadar soğuktun sen, içimizdeki yangını söndürmek için mi esiyordu rüzyarın, yoksa bu yüzden mi yağıyordu gökteki karın.