224 syf.
·Beğendi·7/10
Hevesli bir uzay meraklısı, bilim tutkunu, bilinmeyene düşman değil de ilgi duyan biriyseniz Jules Verne kitapları tam size göredir. Jules Verne, kalbi ve zihni dünya ve gezegenimiz ile atan birisi. Bu ihtiraslarını yazıya dökerek insanlara da aşılamayı başarmış. Bugün dahi bizlerin sayısız kez anlatarak yapamadığını o sadece bilimsel öykülemesiyle yapmayı başarabiliyor. Gördüğünüz ve duyduğunuz zaman, bilmem kaç kere de okumuş olsanız yine tekrar ve tekrar okumak istiyorsunuz. Ay’a Yolculuk da böyle bir roman aslında. Gökyüzüne bakıp da ötesini merak etmeyenimiz yoktur sanırım. Gökyüzüne bakmak bize sonsuz bir dinginlik verir. Arzın üzerinde ne kadar küçük ve yalnız olduğumuz düşüncesi ağır basar. Ancak gündüzlerin kralı Güneş, geceleri yerini karanlıklar prensi uydumuz Ay’a bırakır. Kendimizi en yalnız hissettiğimiz an gece vakitleridir. Ürperti ve korku duyguları karanlıkta benliğimizi sarar. Daha önceden dinlediğimiz korku dolu hikayelerin o an aklımıza geldiğini fark ederiz. Bu vakitlerde Ay’a baktığımız zamansa acaba Dünya’da yalnız mıyız sorusu aklımıza gelir. Uzayda bir tek canlı türü biz miyiz? Evren sadece bizim için mi var? Tüm bu sorular bugün olduğu gibi gelecekte de merak konusu olacaktır. Ancak geçmişte de merak konusu olmuştur. Mesela evrendeki her şeyin Dünya’nın etrafında döndüğü düşünülüyordu. Tanrı’nın evrendeki sair her şeyi Dünya ve Dünyalılar için var ettiği varsayılıyordu. Ancak Galileo adında bir adam, küçük bir mercekten gökyüzüne bakınca işin aslında sanıldığı gibi olmadığını, Jüpiter’in de etrafında dönen uyduları olduğunu fark eder. Böylece kilisenin otoritesi ciddi anlamda sarsılır. Peki ama uydumuz Ay’ın bizim için önemi nedir? Ay’ın karanlık yüzü diye neden çeşitli komplo teorileri üretilmiştir? Ay, yerküre çevresinde bir çember değil bir elips biçiminde dönmektedir. Odak noktası ise Dünya’dır. Çünkü Dünya’nın çekim kuvveti içerisindedir. Buna bağlı olarak da günlük, aylık ve yıllık hareketleri vardır. Dünya’nın doğal uydusu olması nedeniyle de kimi zaman Dünya’mıza yaklaşmakta kimi zaman da uzaklaşmaktadır. Ay’ın Dünya çevresindeki dönüşü, Ay’ın yüzeyinde gündüz ve geceyi oluşturmaktadır. Ancak bir Ay ayında tek bir gündüz ve tek bir gece vardır ve her biri üç yüz elli dört saat yirmi dakika sürmektedir. Ay’ın Dünya’ya dönük olan yüzü -ki hep bu yüzü dönüktür- yer küreden gelen ışıkla Ay’ın ışığının on dört katı fazla bir ışıkla aydınlanmaktadır. Yani şöyle söyleyebiliriz: “Gök kubbenin içindeki sayısız yıldızla geniş bir kadrana benzetilebileceğini, Ay’ın da bu kadran üzerinde Dünyalılara gerçek saati gösterdiğini”. İşte karanlıklar prensimiz Ay, bu değişik evreler sırasında değişik evreler geçirir. Güneş’in tam karşısında bulunduğu zaman üç yıldız, Dünya’yı araya alarak aynı çizgiye geldikleri an Dolunay, Güneş’le kavuşum halindeyken yani Güneş’le Dünya arasındayken Yeniay, Güneş ve Dünya’yla dik açı yapıp bunun tepe noktasında bulunduğu zamanlardaysa ilk ve son dördün denmektedir. Buraya kadar güzel. Peki Ay’ın yapısı nasıldır? Ay, bir Ekzosfer olarak adlandırılan çok ince ve zayıf bir atmosfere sahiptir. Ekzosfer, atmosferin tabakalarından biridir. Termosferin sona erdiği Termopoz düzeyinin üstünde kalan atmosfer bölümüdür. Çok seyrek hidrojen ve helyum atomlarından oluşur, giderek seyrelip gezegenler arası ortamla birleşir. Atmosferin son katıdır. Ancak Ay’daki ince ve zayıf Ekzosfer tabakası, Güneş ışınları ve meteoritlere etki edemez. Bu yüzden de sürekli Ay yüzeyine çarpan bu cisimler nedeniyle Ay yüzeyinde çok sayıda krater mevcuttur. 1969’da insanlık için önemli bir gelişme yaşandı. Ay’a ilk defa ayak basıldı. Apollo 11'de Neil Armstrong, Edwin Aldrin, Michael Collins vardı. Bu yolculuk, Ay’a ilk insanlı yolculuktu. Bundan önce ilk defa Sovyetler Birliği’ne ait bir uzay aracı Ay yüzeyine iniş yapmıştı. İnsanlığın uzay macerasının başlangıcının da bu iki devletin soğuk savaşının bir sonucu olması da gerçekten ilginçtir. Çok da bir önemi yok açıkçası. Bilim ilerlediği sürece nasıl ve neden kaynaklandığı dert değil. Geliştirilen silahların az gelişmiş ülke insanları üzerinde kullanılmaması şartıyla tabi. Gökyüzü ve daha ötesine dair merakımız ne zaman başladı? İlk zamanlarda Astronomi yıldız konumlarından yön bulmada, Ay ve Güneş'in konumlarından da zamanı belirlemede kullanılmıştır. Ay ve Güneş’in görünür hareketlerine dayalı olarak takvimler oluşturulmuş ve yıldızların Tanrılarla ilgili olduğuna inanılması nedeniyle bu çağlarda astronomiye karşı ilgi artmıştır. Yani işin içine din girdiği zaman gerçekten de bilime olan merak artmış. Acaba bilim de kendine bir kutsallık atfetseydi, insanlar bilimin dediklerini de dogma olarak kabul eder miydi? Bence ederdi. En azından bilimin Tanrı’dan geldiği düşüncesi, ibadethanelere kulluk vazifesi için giden insanları, araştırma ve inceleme için de ar-ge merkezlerine gittirebilirdi. İlginç bir yaklaşım oldu, farkındayım. Ama ne yaparsınız, bugünlerde herkes bu dinin gereğidir diye kendini meşru göstermeye çalışmıyor mu? En azından benimkisi Dünyamızın geleceğine dair faydalı bir strateji. Birçok şeyin temeli gibi modern Astronomi temeli de Mezopotamya’ya uzanıyor. Mezopotamyalılar mitolojiye ve dini inançlara dayanan astronomiden matematiksel astronomiye geçişi sağlamışlardır. İslam dünyasının Hicri takviminin temelinde de gene Mezopotamyalıların Ay yılı esaslı takvimi yatar. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı da 60 saniyeye bölmüşlerdi. 1600’lerde Teleskop ’un keşfi ve 18.yy’dan itibaren modern gözlem evleri ve teleskopların icadı ile beraber insanlık da Ay ve uzay çalışmalarında yeni bir aşamaya geçmiştir. Dünya’nın uydusu Ay nasıl oluştu? Bu ayrıntıya dair net bir bilgi yok. Ancak Ay'ın, Dünya'nın kendi yapısına çok benzer ama daha küçük bir cisimle çarpışması sonucu oluşmuş olabileceği belirtiliyor. Çünkü bu teori, Ay ve Dünya'daki kayaların birbirine neden "Büyük Çarpışma “da olabileceğinden daha çok benzediğini açıklıyor. Büyük Çarpışma Teorisi'nde, Ay'ın yaklaşık 4.5 milyar yıl önce Mars boyutlarındaki Theia gezegeniyle çarpışması sonucu oluştuğu savunuluyordu. Bu teori, komplo teorisyenlerinin değildir; saygın bilim dergisi Nature’ da yayımlanmış bir teoridir. Ve bu teori, “Büyük Çarpışma” teorisini de egale etmişe benziyor. Tabi ki şimdilik… Finale bağlayalım artık, oldukça fazla aforizma yaptık. Gun Club adında bir Amerikan iç savaşı kalıntısı bir kulübümüz var. Bu kulübün üyeleri geliştirdikleri silahlarla nam salmış kişiler. Ancak kendi içlerinde de en çok güçlü Toplar geliştiren üyeler değer görüyor. Amerikan iç savaşı nihayete erince bu arkadaşlarımız da amaçsız kalırlar. Yeniden gündem olabilmek, üyelerin can sıkıntısına çare olmak ve Amerikan rüyasını yaşayabilmek adına kafalarını yukarı kaldırırlar. Ay’a ve Aylılara kocaman bir top fırlatmaya karar verirler. Fırlatmakla da kalmaz kendileri de içerisine binerek Ay’a ilk insanlı seyahati yapmayı planlarlar. Sonra olaylar bu şekilde cereyan etmeye başlar. İşin ilginç yanı ise şudur. Bu kitabın yazıldığı tarih 1865. Evet, Ay’a insanlı seyahatten tam tamına 104 yıl önce. Şimdi bir düşünün. 1865’de yazılan bir romanda, geleceğin tasvirinin bulunması ama bu tasvirin neredeyse yüzde yüz bir kesinlikle gerçekleşiyor olması. Uzaya gidiş fikrinin akla ilk gelişinden başlayın, bir roketin uzaya fırlatılana kadar geçecek olan tüm aşamalarını düşünün. Hepsi 1865 yılının Jules Verne kitabında mevcut. Şaşırtıcı ve bir o kadar da korkutucu. Tıpkı gecenin karanlığında yalnız kalmak gibi. Yine de hiçbir şeyin imkansız olabileceğini düşünmeyin. Her zorluğun bir de kolaylığı vardır. Gun Club ve onlara destek olan tüm milletler… Bu romanda, muhtemelen kimsenin dikkati çekmeyen esas unsurdu. O da amaç eğer dünya dışı bir hedefse insanlık ortak bir noktada birleşebiliyor. Bugün aynı hedefler doğrultusunda ortak hareket etmek hemen hemen imkansız hale geld. Ancak bir de şöyle düşünün. Ya insanlığı tehdit eden Dünya dışı bir tehdit olursa? O zaman yeniden insan olabiliriz. Tıpkı Ay’a Yolculuktaki gibi…