·504 syf.····Okunma: 12 Şubat 2019 23:19 Gıda sektörü ile bize ne yedirdiklerini, ne içirdiklerini bildik öğrendik. Fakat ne değişecek hayatımızda? Şehrin göbeğinde, apartman dairesinde, sütü marketten değil de gidip inekten mi sağacağız?. Belki kırsal kesimde yaşayan insanlar bir nebze de olsun doğal kendi yaptıkları, yetiştirdiklerini yiyebilirler ya kentlerdekiler? Aslında bu sadece gıda terörü de değil çok yönlü bir deprem etkisi. Biz konum ve bölge olarak tarım ülkesiyiz. Fakat çiftçilik sektörü öldü. Yerli, tohumlar hibrit tohumlara yenildi. Köylü, çiftçi ise, endüstriyel sanayiye yenildi.
Toprağı ekelim desek artık dededen, atadan kalan tohumluk bulmak zor. Hadi güç bela bulduk diyelim. Bu defada küresel tarım şirketlerinin ürettiği kimyasallar, tohumlar nedeniyle toprağımız öldü. Her hasatta toprak anayı azar azar öldürdük, öldürüyoruz.
Osmanlıdan kalan dış borç meselesi en son 1954 yılında bitti. Sonrasında ise, tarım politikaları vb. konularda verilen tarım imtiyazları ile ülke yeniden yabancı sermaye dümenine girdi. Bir anlamda dünün kapitülasyon prangalarını yeniden ayağımıza geçirdik... Toprak öldü millet aç ne yesin bu millet. E hadi işlenmiş gıdaları yiyelim bari. Marketler gırla dolu, birde ucuz. Yoksul için ne olsun bundan iyisi Şam’da kaysı! Peki, hiç okuyor muyuz aldığımız püskevit’in içinde ne var, ya kalıp kalıp beyaz peynirin içerisinde, şarküteri çeşitlerinin içinde. Okumuyoruz çünkü alırken önceliğimiz ucuz olması. Zehir ektiler tarlaya onu biçiyoruz. Genetiği değiştirilmiş ürünleri sofralarımızın başköşesinde ağırlıyoruz. Bir tek ekili dikili alanda değil bu GDO. Bu işin içinde ahırımızın gülü sarı kızda var benekli de. Yerli hayvanlar az verim sağlıyor diye Hollanda’dan İnek getirdik. Bu hayvan fazla süt veriyor ama nasıl veriyor. Merak etmiyoruz. Süt gelsin de… Yerli ineklerimiz vardı ne oldu tükendi, hayvancılığa, çiftçiliğe yeterince sahip çıkmadık. Bugün adımız tarım ülkesi, pilavlık pirinç bile dışarıdan geliyor. Ve bunlar geldikçe biz her lokmada biraz daha ölüyoruz.
Son 5 - 10 yıldır, etlerin Tadı kokusu bir farklı gelirdi bana meğerse bunun sebebi besi hayvanlarına yedirilen ithal yemlermiş. Ne aroması var, nede tadı. Oysa önceden böyle değildi, pişen etin kokusu bir hoş olurdu, güzel kokardı. Kitapta örnek olarak Londra'daki bir İtalyan et restoranından bahsediyor. Bu restoranın dünyaca tanınmasının nedenini; etindeki kaliteye bağlıyor. Çünkü hayvanın beslendiği yemin kalitesine göre etin lezzeti artıyor. Oysa bizim ülkemizde yerli hayvanlarımızın çoğu yasalarla yok edildi Ayrıca hayvanlarımıza GDO’lu yem verilmeye başlandı.
Bu kadar kimyasala insan vücudu ne yapsın. Gelsin obezite, kalp damar rahatsızlığı, kanser, alzaymır vs. Önce tarım silahı ile insanları vuruyorlar. Sonra diyorlar ki ey kuru kalabalık, senin hastalığının tedavisi ilacı bende. Sarılıyoruz ilaçlara ama bu kez de ilaçlarla zehirleniyoruz. Birçok ilacın yan etkisi var kimi, öldürüyor kimi kısır yapıyor. Kanser ve kalp rahatsızlığı günümüzün en yaygın hastalık türü oldu. Gıda ve sağlık sebebiyle ülkemizin parasını da sömürüyorlar. Bir nevi modern kapitülasyonlar. İlacı belli başlı şirketler üretiyor. Endüstriyel gıdayı yine aynı şirketler, hibrit tohumlar tarım ilaçları da aynı elden çıkma. Bu kadar şeyin sebebi ne diye kitabı bitirdiğimde gördüm ki bütün her şey, artan dünya nüfusunu azaltmak. Nüfus arttıkça dünya kaynakları azalıyor çünkü. Neyse daha çok yazılacak varda kitapla ilgili ama okumak lazım. Lise psikoloji dersinden bir kavram kalmış aklımda “ Öğrenilmiş Çaresizlik “ şuan ki durumumuz da aynen bu. Yavaş yavaş öldürülmek gibi bir sorunumuz var ama çözümde bulamıyoruz her yerde onlar var. Bizde ki durum da öğrenilmiş çaresizlik.