134 syf.
·3 günde·10/10
Bir Lübnanlı, bir Arap, bir Hıristiyan ve aynı zamanda bir Fransız Vatandaşı Amin Maalouf. Biraz karmaşık bir durumu var kendisinin. kitapta bu karmaşık durumu üzerine verdiği cevap muhteşem ötesi:
"1976’da Lübnan’ı terk edip Fransa’ya yerleştiğimden beri, son derece iyi niyetli olarak, kendimi ‘daha çok Fransız’ mı yoksa ‘daha çok Lübnanlı’ mı hissettiğim ne kadar çok sorulmuştur bana. Cevabım hiç değişmez: ‘Her ikisi de!’ Herhangi bir denge ya da haktanırlık endişesi yüzünden değil, ama cevabım farklı olsaydı, yalan söylemiş olurdum. Beni bir başkası değil de ben yapan şey, bu şekilde iki ülkenin, iki üç dilin, pek çok kültür geleneğinin sınırında bulunuşumdur. Benim kimliğimi tanımlayan da tam olarak da budur. Kendimden bir parçayı kesip atmış olsaydım, daha mı gerçek olurdum? Yani bana soru soranlara sabırla Lübnan’da doğduğumu, yirmi yedi yaşıma kadar orada yaşadığımı, Arapçanın anadilim olduğunu, Dumas ve Dickens’i, Güliverin Seyahatlerini’ni ilk kez Arapça çevirisinden keşfettiğimi ve çocukluğun ilk sevinçlerini atalarımın köyü olan dağ köyümde tattığımı, ilerde romanlarımda esinleneceğim bazı öyküleri orada dinlediğimi açıklıyorum. Bunu nasıl unutabilirim? Bunlardan nasıl olur da kopabilirim? Ama öte yandan, yirmi iki yıldan beri Fransa topraklarında yaşamaktayım, onun suyunu ve şarabını içiyorum, ellerim her gün onun o eski taşlarını okşamakta, kitaplarımı onun diliyle yazıyorum, o artık  benim için asla yabancı bir ülke olamaz. Yani yarı Fransız yarı Lübnanlı mı? Hiç de değil! Kimlik bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış diyarlardan. Benim birçok çok kimliğim yok, bir kişiden  diğerine asla aynı olmayan özel bir ‘dozda’ onu biçimlendiren  bütün ögelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.”


Kitap genel olarak dört bölüme ayrılmış. İlk bölümde "kimliğim, aidiyetlerim" başlığı altında kendisi üzerinden kimlik sorununu tespit etme odaklanmış. Ne de olsa en başta da söylediğim üzere kendisi hem Lübnanlı hem Arap hem fransız vatandaşı hem de Hristiyan. Sonuç olarak da takdir edersiniz ki  bu aidiyetlerden bir iki tanesini taşıyanlardan daha çok diyecekleri vardır bu konuda. İlk bölümdeki aynı mükemmelliği diğer üç bölümde de sürdürüyor yazar. İlk bölüm de elbette çok çok güzeldi ama diğer bölümler benim şahsen daha çok ilgimi çekti diyebilirim. Özellikle de müslüman daha doğrusu islam dünyasının neden o kadar geride kalıp da batının bu kadar gelişme göstermesine ilişkin tespitlerine tek kelimeyle bayıldım. Kitabı okurken hep yüksek sesle ne kadar da haklı diyordum kendi kendime siz düşünün artık ne kadar içine çektiyse beni din mi toplumu şekillendirir yoksa toplum mu dini? Eğer bu kitabı okumadan önce bu soruyu sorsaydınız bana kesinlikle din toplumu değiştirir derdim. Ama Maalouf'un görüşlerini okuduktan sonra şöyle bi düşündüm de aslında düşündüklerimin tam tersiymiş durum. Dinler daha çok toplumun kurbanı olmuştur diyor amin Maalouf. Batının gelişmesinin en önemli nedenlerinden biri dinlerini modernleştirmeleridir. Bizim için modernleşmek demek sanki dinden çıkmakmış gibi addediliyor. Hatta kitaptaki bir sözü de şu;  "türkler için modernleşmek sürekli olarak kendilerinden bir parçanın terk edilmesi anlamına geldi" gelişemememizin, ilerleyemememizin en büyük nedeni bence de bu. Şu anda bazı Müslümanlar demokrasiye, oy kullanan insanlara, laikliği savunanlara kafir gözüyle bakıyor. Ki bence bu durumun en büyük kurbanı Atatürk oldu. Laiklik ilkesini getirdi diye bugün bile hala Atatürkü din düşmanı olarak nitelendirenler var. Sanırım burda şunu eleştirmeden geçemeyeceğim. Bugün dini sömürenler dini kullanarak bi yerlere gelenler hakiki müslüman da dini devlet işlerine karıştırmayın diyen Atatürk mü din düşmanı pek anlam veremiyorum açıkçası. Neyse derin mevzular bunlar   amin Maalouf un düşüncelerine hayran kaldım gerçekten. kitap üzerine söylenecek daha çok şey var ama iyisi mi siz okuyun derim. Ama bu kitap öyle bi kere okunup da köşeye atılacak bi kitap değil onu da bilmenizi isterim. Tekrar tekrar okuması gerekir. Mutlaka tavsiye ederim.