Tanıl Bora’nın sosyolog ve siyaset bilimci kimliğiyle ortaya koyduğu bir kitap bu; Türkiye’nin linç Rejimi. Değişik zamanlarda yazılmış makalelerin toplandığı ve yeni baskıda güncellenmiş bir esere dönüştürülmüş bir kitap. İstifade ettiğim, irkildiğim ve dahası kendi muhasebemi yapıp, bugüne uyarlayabildiğim bir çalışma olduğunu söylemem lazım.
Toplumları ikiye ayırabiliriz belki de; linçe yatkın toplumlar ve linçin olmayacağı toplumlar. Tabii ki bu gerçek bir hukuk devleti olmak, demokrasinin uygulanırlığı ile doğrudan orantılı bir durum.
Önce bir günah çıkarayım; çok şükür hayatım boyunca bir linçe katılmadım ancak linçin savunucusu oldum maalesef! Kitapta çok açık şekilde anlatılan linçi meşru gören, destekleyen saiklerin ve devletlu yahut milli(!) gerekçelerin etkisinde olduğum yıllarım çok oldu. Hiç unutmuyorum, 2005’te askerde iken Trabzon’da gerçekleşen bir linç girişimini “ama onlar da hak etmişler” diye savunduğum zaman, asker arkadaşım bir başka öğretmenin büyük bir şaşkınlıkla bana, “senin gibi birisi nasıl olur da linç kültürünü olumlayabilir?” dediğini… Linç böyle bir şeye dayanıyor işte, toplumun şiddetten uzak kesimlerince bile, “Evet ama…” ile başlayan cümlelerle, milli yahut başka bir şeye dayalı bahanelerle savunulabiliyor, görmezden gelinebiliyor. Halbuki linç ne sebeple olursa olsun bir barbarlıktır, insanlıktan ayrılmaktır.
Kitapta Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki bazı linç olaylarından söz ediliyor. 6/7 Eylül olaylar mesela… İnsanlığımızdan utanmamız gereken, zulmü kim yaparsa yapsın karşı durmamız gereken bir vahşet. Onlarca insan, sırf etnik kökenleri ve dinleri nedeniyle öldürülmüş, onlarca kadına tecavüz edilmiş! Bosna’da yapılanlara ne kadar tepkiliysem, bu sefer bizimkilerin(!) yaptıklarına o kadar tepki vermem gerekiyor. Çünkü bu işin hiç öyle “ama şöyleydi, ama böyleydilik” bir tarafı yok.
Ben size kitapta 6. baskıya önsöz kısmında bahsedilen meşhur ve meşum bir KHK maddesinden yola çıkarak bugün devam eden bir başka linçten söz etmek istiyorum. KHK ile işlerinden atılan, damgalanan, terörist diye itham edilen insanlar var bu ülkede. Öyle ki, kundaktaki bebek, 5 yaşında çocuk bile tuhaf gerekçelerle hapis cezası verilen anne, babasıyla birlikte bile sınırı geçmek isterken öldüğü zaman, “FETÖ’cü öldü” diye başlık atabilen vicdansız ve aşağılık bir medya kolu var; nefret dili var. Bu insanlar şu an fiziken değilse bile manen linç ediliyorlar. İş bulamıyorlar, telefonla konuşulmak istenmiyorlar, eski arkadaşları onlarla bir yerde görüşüp bir hatıra fotoğrafı çekinseler haklarında soruşturma açılıyor, kitapta bahsedilen NAZİ Almanyası gibi bir ihbar yağmuru var; tabiri caizse Almanya’daki Yahudiler gibi yaşamaya zorlanıyorlar. Yani, demem o ki, linç devam ediyor.
Ha, siz yine de okumayın bu kitabı. Çünkü maalesef bırakın kitabı okumayı, benim şu yorumlarımı dahi sindiremeyip, “Evet ama” diye cümleler yazıp, en nihayetinde Tanıl Bora’yı yahut kitapta bahsettiği olumlu örnek Ahmet Turan Alkan’ı olduğu gibi bu fakiri de suçlayabilecek tipler maalesef her zaman varlar ve olacaklar. Oysa, değişmek, anlamak, muhasebe yapmaktır önemli olan.
Tıpkı benim yaptığım gibi…