“Tüm varlığım karanlık bir ayettir benim
Seni, kendinde tekrarlayarak
Yeşermenin ve çiçeklenmenin
Sonsuz gün doğumuna götürecek.” Füruğ Ferruhzad
“Sabah döndüğünde bana o pamuklu şekerlerden alıcaksın di mi abi?”
Alıcam gönlümün hediyesi tabi ki alıcam.
“Peki o gördüğümüz o limon saçlı bebeği?”
Alıcam prenses hele bir işleri düzelteyim, sen ne istersen hepsini alıcam.
“Abi hani o simli boyalardan alacaktın, söz vermiştin.”
“Abi biliyorum zorlandığını ama ayakkabılarım dayanacak gibi değil artık.”
“Oğlum, Ziya’m, yiyeceğimiz neredeyse kalmadı. Gelirken birkaç kilo patates, yumurta alıversen.”
Her gece yüzüme yerleşmiş dört çift bakışla ayrılıyorum bu evden. Her hece umudunu bana azık etmiş dört yürekle koyuluyorum yola. Annem Ayşe ve üç kardeşim Amira, Macid ve Hanan.
Adım Ziya, bir bahar günü, gecenin en karanlık anında doğmuşum ben. Annemin, teheccüd namazını kılmaya niyetlendiği vakit sancısı tutmuş. O acıyla da olsa bırakmadım, iki rekat namazımı kıldım, diye anlatır annem o geceyi, en zor zamanda dahi görevini bırakmayan bir memur gururuyla. Dünyayı secdede başlayan selamlamam hastanede selamete ermiş. Ziya olsun adı, demiş babam. Gecenin kör karanlığında geldi ama hanemize nur olsun varlığı, dünyamıza ve ahiretimize aydınlık olsun.
Babam terzi benim. Terzi Nadir. Halep’in en güzel gelinlikleri, nişanlıkları, abiye kıyafetleri onun elinde vücut bulur. Düğün, nişan hangi özel gün için olursa olsun, telaş sahibi pek çok kadının bir solukta kendini bulduğu yer olurdu babamın dükkanı. Adı gibi, bizim oraların nadir ustalarından biriydi babam. Makası en iflah olmaz kumaşta bile dans eder, derlerdi onun için. Halep’in pek çok terzisi, onun yanında çıraklıktan kurtulmuş, kendi dükkanının ustası olmuştur.
Makası gibi kalbi de bir gönlü elde tutmakta ustaydı babamın. Ne anneme ne biz çocuklarına ne de yanında çalışan çıraklarına, bir kez olsun sesini yükselttiğini duymadım. Annem en çok merhametini sevdim babanın derdi, o yüzden evlendim. Utanarak, ne yalan söyleyeyim güzeldim de. Çok kişiler talip oldu, çevre eşraftan. O zamanlarda toprak sahibi, okumuş tahsil görmüş diplomalı kimselerdi çoğu. Annem çok kızdı, çok vazgeçirmeye çalıştı ama ben küçüklükten ninemin kulağıma küpe ettiği “Merhametin olmadığı yerde zenginlik para etmez.” öğüdüne uyup, babanın gönlüne kurdum yuvamı. Çok kazanmıyordu belki, ama bir tek eksiği bile hissettirmezdi bana, diye anlatırdı gözleri dolarak. Ve eklerdi; Ah şimdi burda olsaydı, hiçbir şey yapmasa sadece başımızda bir nefes olsaydı…
Annem Ayşe, babamın yerinde ağırlığına inat; dünyanın en canı tez, inatçı mı inatçı kadınıydı. Eşinin suskunluğunun aksine o, yeri geldiğinde lafını esirgemez mutlaka hakkını savunurdu. Bizim hanım muhtar efendim, derdi babam onun için, hafifçe gülerek. Kafasına bir şeyi koydu mu mutlaka yapar. Ne kendini ezdirir, ne başkasına bir laf söyletir. Benim sözüm ancak çıraklara yetiyor. Başka kadınlar annemin bu dediğim dedik hallerini tuhaf karşılasa bile bilirdim ki babam, annemin en çok bu cesur yanını severdi.
Severdi diyorum.
Çünkü artık babam yok.
Gitti o.
Dolunayın suları gelin gibi süslediği bir gecenin orta yerinde.
Gözlerimin önünde. Tüm yaratılana can olan su, merhamet etmedi babama. Akdenizin merhameti, babamın göğsünden küçük çıktı. Ama sinesini herkese açan babam denizi de göğsüne buyur etti. Sonra deniz oldu babam.
Kapınızı çalan her kimse mutlaka buyur edin, derdi babam. Ya savaşı baba? Gocunmayın, surat asmayın sakın. Evinize gelen her konuğu güler yüzle karşılayın. Ya bombalar baba? Gelen, mutlaka yanında bereketini de getirir. Ya yerle bir olan evimiz baba?
Bize savaşın en zalim konuk olduğunu söylemedin oysa baba. Bir gün kapımızı çalabileceğini söylemedin. Bizi yerimizden yurdumuzdan edebileceğini, seni bile alıp götürebileceğini söylemedin bize. Hanemize bereket getirmek şöyle dursun bir kuru ekmeğe muhtaç kalabileceğimizi söylemedin. Bizi hayallerle, nice ümitlerle büyütürken savaşın bir gün bunların hepsini elimizden alabileceğini söylemedin.
Burnumda renklerini seçemediğim, adını bilmediğim çiçek açmış ağaçların kokusu. Havada bir dinginlik. Sokakta sarhoş olduğunu hissettiğim insanlar, köpekler ve ben varız sadece. Doğduğum zamana az kaldı… Şimdi, Süleymaniye’nin belimi büken, yokuşlu daracık taş sokaklarında sırtıma dost bellediğim iki tekerlekli kağıt arabamla ilerliyoruz gecenin ortasına. Bana durak olan her bir konteynırdan nasibim olan kağıtları toplayıp, onlara nasibimden çıkardığım hikayemi teslim ediyorum.
Son durağa ulaştım. Vakit gelmek üzere. Aceleyle arabamı Süleymaniye Caminin önünde bırakıp, camii şadırvanında abdest alıyorum. Böyle olmamalıydı diyorum. İçim taşmak üzere bir deniz. Yüreğimdekileri zorla zapt ediyor, sonunda namaza duruyorum. Dilimde fısıldadığım ayetler tüm camiye doluyor sanki bir anda. Gönlüm serinler gibi oluyor. Dünyanın tüm yetimlerini kalbimde toplayarak secdeye gidiyorum.
Gözümün önüne hayal meyal hatırladığım o fotoğraf geliyor. Her yıl doğum günümde anne ve babamın gece yarısı beni usulca “Hoş geldin.” diye uyandırarak gözlerimden öpmeleri ve benim kaygısızca uykuya yenik düştüğüm o yılların fotoğrafı…
Yüreğimde zapt edemediklerim artık gözlerimden boşanıyor.
Ve vakit geldi.
Selamaleyküm,
Ben Ziya, varlığım; yirmi bir yıl önce bir bahar gecesinin orta yerinde, ne zaman aydınlanacağını bilmediğim karanlık bir ayet olarak dünyaya teşrif buyurdu.