384 syf.
·10 günde·8/10
Kitap/öykü genel olarak, yavaş yavaş hiyerarşik bir düzene geçerek, kadınların mal varlıklarının ellerinden alan, doğurgan kadınların “komutan” denilen yüksek statülü erkeklere ve onların eşlerine çocuk doğurması için verilen, gerekçe olarak da nüfusun artması gerektiğini sunan ve bunu tabiki dini kullanarak yapan bir toplum ele alınmıştır. Daha çok hikayeyi anlatan kadının bu süreçte yaşadıklarından bahsedilse de koca bir toplumun yansımalarını bize göstermektedir.
Okuyunuz okutunuz.
-Kitabın yazıldığı döneme ait ufak bir bilgi- ⬇️
“18. ve 19. Yüzyılda gelişen kadın hareketi bir çok alanı etkilemiş, kadının özel ve kamusal alandaki konumunu sorgulamış ve dönüştürmüştür.Özellikle toplumsal cinsiyet meselesine kafa yoran feministler, kadın olmanın ilk günden itibaren öğrenilen ve yapay bir olgu olduğuna dikkat çekmişlerdir. Kadınların seçme ve seçilme, çeşitli mesleklere girme ve eğitim hakkı için mücadele eden ilk dönem feminist hareket, devlet yönetimi başta olmak üzere toplumun her alanının tümüyle cinsiyetçi bir temelde oluştuğunu göstermeye çalıştılar. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren kadınların politika, felsefe, edebiyat gibi alanlarda etkin şekilde varlık göstermeleri, ütopyacı geleneğin değişmesine ve kadınlar tarafından şekillendirilmesine olanak sağlamıştır.
1960’larda Simon de Beauvoir’in “Kadın doğulmaz, kadın olunur” şiarından etkilenen ikinci dalga feminist hareket içinde kuramsal çalışmalar yanında ütopyalar da ataerkil düzene karşı geliştirilen mücadele araçlarından biri olur. Erkekle eşit olma meselesini temel sorun kabul eden 19. Yüzyıl feminizminden farklı olarak bu dönemin feministleri kişisel olanın politik ve her türlü ilişkinin bir iktidar ilişkisi olduğunu ortaya koyarlar. Dolayısıyla kadınlar kendi öznelik sorunlarını sosyal adalet, barış gibi büyük sorunlarla eşdeğer önemde görürler. Bu radikal feminist hareket, kadınların ezilmelerinin kökenini ekonomik bir temele, sadece kapitalizme değil, ataerkil ideolojiye bağlar ve kadınların kendilerine baskı uygulayan erkeklere karşı mücadele etmelerini gerekli görür. Özel olanın politik olduğu düsturundan hareketle kadın ütopyaları asla politikadan soyutlanamaz; toplumsal cinsiyet, doğaya dönüş, doğurganlık ve annelik, çiftcinsiyetlilik (androjeni) kadın ütopyalarının temel temalarındandır.
Feminist yazarlar bir yandan, kadınların özgürleştiği toplumları betimleyen ütopyalar kaleme alırken, diğer yandan totalitarizmin baskısı altında “şeyleşen” kadını da anlatan ütopyalar yazdılar. Ancak her iki ütopya türünde de ataerkil zihniyetçe biçimlendirilmiş toplumsal cinsiyet meselesini ve dildeki eril egemenliği dert edindiler. Dili ataerkil etkilerden kurtarmak için kimi sözcükleri kaldırıp, yeni kavramları karşılayacak yeni sözcükler önerdiler. Feminist ütopyalar aynı zamanda ütopyacı düşüncenin kendisini de eleştiren yeni bir ütopya tarzını ortaya koymaya çalıştılar. Bu tarz, geleceğe yönelik bir iyimserlik taşımakla birlikte klasik ütopyanın durağan, baskıcı, değişime izin vermeyen ütopya anlayışından kendisini ayırır.
İkinci dalga kadın hareketi ile hız kazanan kadın ütopyaları özellikle 1970’li yıllarda en önemli örneklerini vermiştir. Bunlar içinde ... Margaret Atwood’un katı bir cinsiyet hiyerarşisi içinde kadınlar için ürkütücü bir yaşamı anlattığı Handmaid’s Tale (Damızlık Kızın Öyküsü-1986) bir karşı ütopya örneği olarak önemli bir yere sahiptir.”
Yaşar, I., Klasik ve Modern Ütopyalarda Kadın İmgesi