Alınmıyorsun değil mi?
Hayatta kimsenin söylemeye cesaret edemediği kesin gerçeklikler var. Biliriz ve bilmezden geliriz. Çok da samimi olmadığımız bir tanışla sohbet esnasında, mutlaka birlikte gidelim, ben sana haber veririm, derken, iki tarafın da bunu laf olsun diye söylendiğini bilmesi; bir kişinin yalan söylediğini bilmemiz ve onun da bu farkındalığımızı anlamış olmasına rağmen yüzümüzde sahte bir gülümsemeyle konuşmayı sürdürmemiz, bunlara bir örnek teşkil edebilir; artlarından gelen anlık suskunluk ise imzasıdır. O bir anlık boşluk, karşılıklı alınan nefes gizli bir anlaşmadır.
Bir aile meclisinde yahut arkadaş toplantısında herkesin aslını bildiği bir anıyı, anlatıcının süslemesi, herkesin buna gülmesi ve bir tepki göstermemesi de bilinmezden gelen gerçeklere dahildir. Bu gibi durumlarda anlatıcıyı kesmek yahut düzeltmek, huzur kaçırmak, gereksiz dürüstlük ve sivrilmek anlamına gelir. İnsani hislerimiz, dünyevi heveslerimiz bizi gizli, kimsenin dile getirmediği anlaşmalar yapmaya zorlar. Yaşamak ve hatta daha önemlisi gülerek yaşamak için yalana ve sahteliklere muhtacız.
-Ya hu sen üstüne alınma, senin için söylemiyorum da kitap okumayan insanları sevmiyorum, iki cümleyi bir araya getiremiyorlar. Sen bak hiç kitap okumuyorsun ama yine de kendini geliştirmişsin: Yalan, sen de aynısın.
-Sosyal medyada yediklerini içtiklerini paylaşıyorlar, banane ya hu sizin ne yediğinizden? Hayır ama sen yemekleri paylaşmıyorsun ki tabela paylaşıyorsun, konum bildiriyorsun, aynı şey değil: Yalan, aynı şey.
-Geçen gün alt komşuyu gördüm, yolun ortasında sakız çiğniyor, ne kötü bir görüntü. Yoo, senin çiğnediğin hiç belli olmuyor ki: Yalan!
Hepsi yalan!
Dedikodu yaparken yanımızda kim varsa onu göklere çıkarıyoruz, diğerleri yerin yedi kat dibine giriyor. Bu bir döngü; kimin yanındaysak en iyisi o oluyor. Herkes bunu yapıyor. Bir kişi vazgeçse zincir kırılacak belki, bir yerde çark işlemez olacak. Bazen, bazıları bunu dener, dedikodu yapmaya başlayan kişiyi uyarır ve cam gibi keskin bakışlarla muhattap olur. Bu kişinin kaderi, muhtemeldir ki, uyardığı ve hakkını savunduğu kişinin arasında malzeme olmaktır. Adını da değiştirdiler şimdi; gıybet. Kayserilinin eşeği boyayıp satması gibi, eskinin dedikodusunu gıybet yaptılar, bol bol kullanıyoruz.
-Ya alınmıyorsun değil mi, senle alakası yok, sen zaten beni biliyorsun.
Bilmiyorum ki, hiçbirimiz birbirimizi bilmiyoruz. Kafamızdaki kırk tilki kalbimize kaçmış, kim kimi seviyor, kim kimden hoşlanmıyor; kişiler bu soruların cevaplarını kendilerine bile veremiyor artık.
Biri bize derdini anlatırken gözüne bakmaya cesaret edemiyoruz, dinlemediğimiz anlaşılmasın diye. O an dinlemiyoruz, çünkü, benden bir şey mi isteyecek korkusu ile bekliyor, bahane düşünüyoruz. Kalıplaşmış bir iki cevapla birkaç saati dolduruyoruz. Karşımızdaki de çözüm bulmak, akıl danışmak niyetiyle anlatmıyor, çünkü en iyisini kendisi zaten biliyor. Konuşmak ihtiyacı, insan ihtiyacı, kendini gösterme; ilgi çekme ihtiyacı, gülmek ihtiyacı, önemli görünmek ihtiyacı vs. ihtiyaçlar piramidinde kendini gerçekleştirmeden öne geçti.
Görüş mesafesinin bir adım olduğu bir sis bulutu içerisindeyiz. Nereye gidiyoruz, yanımızda kim var, hızlı mıyız yoksa olduğumuz yerde duruyor muyuz, karşıdan gelen var mı, önümüzde arkamızda ne var bilmiyoruz. Bir sonraki adımda uçuruma mı yuvarlanacağız, taşa mı takılacağız, duvara mi çarpacağız bilmiyoruz. Hayatımız belirsizlikler üzerine kurulu. Bu belirsizlikler içerisinde yanımızdakinin kim olduğunu bilmeden varlığını hisseder hissetmez yapışıveriyoruz koluna. Taa ki başka birinin varlığını hissedene kadar. Kimin nereye gideceğini bilmediğimizden çırpınır gibi, ortada kalma korkusuyla bir ona tutunuyoruz, bir diğerine. Tutunduğumuz kişiden bir "Ahh!" duysak, ayrılıyoruz, yanından; onun düştüğü yere düşme yahut çarptığı yere çarpma korkusuyla. Birer asalak gibi yaşıyoruz hepimiz; alınmıyorsun değil mi?