"Her şey doğru, hiçbir şey doğru değil."
Kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar öyle sürüklendim ki. Bir dakika durup kendimi düşündüm sonra bir daha durup çevremdekileri düşündüm.Meursault ile uyuştuğumuz noktalarda onun yanında olup hayatın bütün olağanlığı ile denizin uzaktan gelen sesine karşı bir kahve içelim istedim.Dediği gibi susup , tek söz etmeden geçirdiğimiz zamanlar samimiyetimizi artırsın istedim. Meursault her zaman olacak şeyin bugünün veya yarının etkisi altında kalan bir insan bunu söylemesine fırsat bile verilmedi.Bütün kaderi ona sorulmadan savcı tarafından senaryolaştırılarak belirlendi çünkü savcı da ya siyah ya beyaz diyenlerden.Griye izin verilmeyen hayatlarda ömrümüzü tüketiyoruz ama Meursault için bir önemi yok, nasıl olsa ölecek ve nasıl, nerede olduğu fark etmiyor.Soru sormaktan veya cevap vermekten hoşlanmıyor , insanların etrafında olup olmaması bir şey değiştirmiyor.Annesi mi öldü , doğanın kanunu bu , gayet olağan kendisi de ölse bunun da insanlar tarafından olağan karşılamasını bekler.Sahi ölen insan için neden ağlanır ? Onun için ağlanmaz aslında onsuz ne yaparım diye ağlanır ve yine kendin için üzülürsün.Her neyse , savci bu konuya takılırken asıl suçu görmezden geliyor.Çünkü kendi ahlak değeri ile suçluyor. Kendi nasıl yaparsa karşındakinden de aynısını bekliyor.Toplum farklılıkları içine dahil etmediği için yitiyor bütün renkler.Kitabın sonunda gelen duygu akımı toplumun getirdiği son noktaydı o kendini mutlu görüyordu.Hayatı gelişine yaşadıği,her şeye alışmanın mümkün olduğu için.
Toplumdan soyutlanmak , toplumun eseridir.
Toplumun içine biraz karıştın mı sen de sıradansın.O hiçbir şeyi gereğinden fazla büyütmediği ve her şeyi olağan karşıladığı için söyleyecek çok bir şeyi yoktur.
Ama toplum kendine benzemeyenin varlığını gördüğü anda garipser ve abartılı düşüncelere kapılır.Sesi o kadar fazla çıkar ki karşısındaki birey üşenip kendini ifade etmeyi bile bırakır.