Denizin sakin mavisini izliyordu kıyının kenarında ona hazırlanmış gibi kıpırdamadan duruyordu. Taşları döken beyaz köpüklerin ona ulaşmak için savaşırken; dalgalar. Adeta birbirlerinin üzerine basa basa, ezerek ilerliyorlardı, ardından gelen güçsüz dalgalar, bu silsilenin oyununu bozmuşa benziyordu. Saçları öylesine güzel dalgalanıyordu ki rüzgarın aheste esişinde; sadece saçlarına binlerce şiir yazılıp, milyonlarca nota düşürülebilirdi portre (dizek)'nin satır aralarına, ve, bir aşk ve bin aşklar doğardı dünyada, kötülukten eser kalmamacasına; kötülük bulaşır gibi bulaşmaz mıydı; iyilikte?
Sonra ellerini kullanarak öylesine çaresiz bıraktı ki onu. Arkası dönükken hissettirmişti, "beni bana çaresizce son soluğumu çekene kadar silmişti gözyaşındaki akan pınarları." diye geçirmez miydi şimdi içinden. Koca bir deryadan gelen akarsular gibi, varmıştı denize hiç bekletmeden akışına engel olmadan bırakmıştı duygularını. "Ne zaman kalkacakta göreceğim" diye beklediği simasının son dakikalarını, sarı saçları neredeyse deliyordu, kalbinin duvarlarını. Yeldeğirmeni gibi dönüp duran şu yüreği yokmuydu insanın, neden götürüpte oturtmuyor ki yanındaki taşın ne kadar kıymetli olduğunu, kimsenin göremediği o an'ın şu çaresiz gence bırakacağı mutluluğu...
Sonra bir hareketlenme oldu, neredeyse bir heykeli andıran şu cazibane, düşmüşken koca bir armağan gibi gözünün önüne, şimdi nasıl satılmaz/sarılmaz ruhum varlığını yaşarken birkaç metre ilerideki hayatının baharına kavuşmanın heyecanı. Bir daha kımıldadı, sanırım yüzünü görecekmiş gibi bir his vardı o an içimde. Bir elif gibi nasıl dikilemez? zor geldi, ya da ne eksik vardı bilmiyorum, kayaların arasında. Çok değil sadece iki kaya öteye gitmişken, buz gibi üzerine ayak bastığı şu beton hapisane. "Acaba neden beğenmemişti ki diyor?" kendi kendine daha yeni aklına geldiysede; "şu bankta oturmak varken, boş bir kayanın rahatsızlığını çekiyor!" diye. Gencin anlık boş bir düşünce yiyor aklını, olmadık şu gereksiz zaman diliminde.
Ayaklarını öylesine çırpıyor ki, sabırsız sıra bekleyen sevgili gibi, fark ettirmeden, pür dikkat ve endişeli bekleyişi sarıyor içini. "Gözleri ne renk olabilirdi ki?" diye başlıyor saymaya, sırayla, "ela, mavi, kahve, sarı..." sonra gülüyor şapşal şapşal, "o bal rengiydi aptal" diye kızıyor kendine; sonra yanakları kızarıyor, garibimin. Öyle dalmıştı ki renklerin ahengine.
Başını kaldırdığında hareketlenmişti denizin tezat olan sarı saçlı kızların tersine, öyle yakışıyordu ki denize. Sonra heykele dönen kişi değişiyor, kızdan aldığı etkiyle. O hayal kuran genç, ta ki elindeki bastonunu fark edene kadar hayaller içinde. Bir anda bozuluveriyor düşleri, mavi dünyalar içinde. Kalkmak istesede ayakları hareket etmiyor, ayağına sanki beton dökmüşler. Kalbi atmıyor mu ne?
Önce bir hayli savaşıyor beklemediği hayallerinin ezici üstünlüğüne yenik düşsede; en sonunda toparlayıp sendeleyerek kalkıyor, bir makinanın bozuk dişleri gibi, tekleyerek gidiyor, ahu gözlü sarının çıkmaya çaba sarf ettiği, mabedinin içinde. İşte o zaman kekelese de söylüyor "yardım edebilir miyim?" diye. Kız sesinde nasıl bir samimiyet bulduysa uzatıp tutunca sağ elini, sanırım anlamış olmalı, yarım saatlik manzarasında, manzara olup onu izlediğini.
"Şuan deniz ne renk?" diye sordu, akşam vaktinden dolayı hiç görmediği denizin bu saatte neye büründüğünü. "Gözlerine" diye aptalca gelse de o an ki refleksle söylediği kelime. Aldığı iltifatın farkında olan olanın yüzü güldü, tabiri mümkünse, güneşin güzel yüzü vururken portresine.
Kadim TATAROĞLU