Gözlerini açmak istemiyordu yine .Onun için sabahları balkon sefası yoktu artık. Aslında ne çok severdi…Gökyüzüne ait en narin parça olan serçelere su içirmek, ekmek tanelemek, akşamları güneşin batışını izlemek. Hepsi elinden uçup gitmişti, serçelerin peşine takılıp, hiç görmediği diyarlara… Sıcaklar her gün biraz daha artıyordu. Ona kalsa bu topraklar hep yeşil, yemyeşil kalmalıydı. Ama ne fayda haziran gelmişti, büsbütün sararmıştı her yer . Hızlıca kalktı hemen. Çok işi vardı. Belki gece yarısı biter, belki de diğer güne sarkabilirdi. Gömleğini ilikleyip sabahın ilk saatlerinde yola koyuldu. Elinde çapası vardı. Yerde sürüyerek gidiyordu. Taşlara takılan çapanın sesi, bir ritim tutturmuştu sessiz tarla yolunda. Tık tık tık...
Tam avucunda atıyordu kalbi, tık tık tık. Bir elbise, bir çiçekli kol, insanı böyle bir ürperti içinde bırakır mıydı? Sabahın bu ıssız serinliğinde ona doğru bakan bu gözler kimdi? Nasıl onu böyle tutup kavramıştı. Sımsıkı tutuyordu içinden geçenleri. Bir şeyler söyleyecekti ama nereden başlayacağını bilemedi. Kız belli belirsiz bir gülümsemeyle uzaklaşıp gitti yanından. Birden elbisedeki sarı çiçeklerin elinde olduğunu sandı. Peşinden koşup götürmek istedi. Yetişirse ne diyeceğini bilemedi yine. “Bu çiçekler sizden düşmüş olmalı, bahçede gezerken düşürmüşsünüz,” diyemezdi. Ellerine baktı, çiçekler de kızla birlikte kaybolup gitmişti. Sonra yola devam etti. Çapanın sesiyle birlikte, tık, tık. Avuçlarında hissettiği kalbi, tık, tık, tık. Gün böyle devam ediyordu. Terler içerisinde kalıyordu. Güneş altında çapa vurmak kolay mıydı? Gömleği bir kenara sıyırdı attı, devam etti. Atleti iyice tenine yapışmıştı. O gün hem güneş, hem çapa, hemde çiçekli kol ile geçti. Sonra hepsinin bittiğini düşündü. Gün bitip hava karardığına göre her şey bitmiş olmalı. Oysa bitmek diye bir şey, yok diye bir şey…
Gece damda uzanırken düşünüyordu. Daha önce kalbi avuçlarında atmış mıydı? İçinde “hayır” sesi yükseldi. İlk defa böyle birşey olmuştu. Hayır, bir keresinde kınalı tay tekme atmıştı da, o zaman bacağına denk gelmişti. Kalbi o zaman da bacağında atmıştı. Demek, bir çiçekli kol tutmak böyleydi, kınalı tayın tekmesi gibiydi. Ama tay tekme attığında kalbinde acı hissetmemişti. Gözlerinin önüne çakır dikenlerine takılan elbisesi geldi gözden kaybolana kadar izlemişti onu. Bir daha görür müydü bilmiyordu? Güneşin doğduğu yere döndü, sabah tekrar gelir mi diye düşündü.Ama bildiği şeyler de vardı çiçekli kolu tutmazdı artık, ne gerek vardı. Bırak kalbim sadece göğsümde atsın diye avuttu kendini.
Gözlerini kapatıp uyumak istedi. Uyursa belki unuturdu, her yerde çiçekler vardı, aklından çıkmayan sarı çiçekler… Bir defasında arkadaşı aşktan bahsetmişti ona. “Kalbine dokun, hissedersin,” demişti. Oysa nefes almasında tuhaflık vardı, alışık olmadığı. Ne kadar derin nefes alsa yetmiyordu. Önce resim aklına düşüyor, sonra gözleri nemleniyordu, sebepsiz… Korktu, uyumak istedi, gözü duvardaki saate takıldı. Evet, o bozuyordu sessizliği. Tık,tık, tık…
“İşte,” dedi. “Uyuyamayışım saatin tıkırtısından olmalı”. Saat her gece aynıydı oysa. Yavaş yavaş dönüyor, peşine takılmasını bekliyordu, uykusu alınmışların. Adım adım uykusuz gecelerin habercisi gibiydi. Uykusuz sarı gecelerin. Tık,tık,tık…