Kuyucaklı Yusuf’tan önce İçimizdeki Şeytan’ı okurken de zaman zaman kendi davranışlarımı ve yaşanılan kötü olaylardan kendimizi sıyırmak için toplumca ne kadar aciz bir şekilde “şeytan işi” düşüncesini yerleştirmemizi sorgulamıştım. Kuyucaklı Yusuf’ta da aslında günümüze pekte uzak olmayan ekonomik-toplumsal sınıflaşmaları , bürokrasi-adelet işlerinde parasının olanın nasıl fakir kesimden ayrıcalıklı karşılandığını ve aslında sana yardımı dokunur gibi gözükürken de insanların düşmanından arta kalır bir yanının olmadığını tekrar tekrar gördüm. Nasıl ki yetim kalan Yusuf iyiliği , şefkati Kaymakam beyden görmüş onun kanatlarında yetişmiş ise hoşnutsuzlukları ve kötücül fikirlerin sürekli gözlerden okunabileceğini evdeki Anasından , sevgiyi ise hiç umulmadık şekilde gözleri önünde büyüdüğü ve çeşitli belalardan korumak için kol kanat açtığı kaymakamın kızı Muazzez’den görmüştür. Yusuf her ne kadar kaymakam bey tarafından büyütülsede eğitim görmemiş , hiçbir işte usta olacak kadar çalışmamış ve elde avuçtaki az biraz zeytinlikle hayatını idame ettirebilecek bir adam olmamıştır. Üstelik kaymakam beyin rahmetlenmesi , onun sağlığında hükümette girdiği katiplik işinin karın duyurmaya yetmemesi , evin durumunun git gide kötüleşmesi Yusuf’u evden günlerce uzaklaşması gereken bir işe itmiştir... Daha fazla romanın ayrıntılara girmeden direkt olarak romanın düşündürdüğü bir kaç noktaya değinmekte kanımca fayda olacaktır. İlk başta her şeyi genç yaşta babasız kalan kızının daha mutlu olmasını sağlamak adına aslında daha fazla üzüntülere ve felakete sürüklemesi ve bundan sıyrılmak için sonuçta kızım için yapıyorum diye düşünmesi beni çok şaşırtmış ve itiraf etmeliyim ki Ana kelimesinin bu karaktere ne derece yakıştığını sorgulamama sebep olmuştur. Ayrıca kocasının sağlığında düşman oldukları , kızına defalarca kötülüklere kast etmiş ve damadının başına çeşitli belalar açmış olan insanların evine gidip gelmesi , içki masalarında kızını da yanında gelmeye zorlaması sinir olmama sebep olmuştu. Yani ben bir türlü burada yapılan davranışların sadece acizlik ve ekonomik sıkıntılardan dolayı olabileceğine inanamadım. Bir yandan da hem babasının emaneti olan hemde eşi olan adamın bir şekilde hayatını idame ettirebilmek için didinip durması yanında gözlerinin bu derece perdelenerek olan biteni anlayamaması da ayrı üzen bir nokta idi. Tabi ki bu karakterinde içinde bulunduğu ruh hali ailesini geçindirebilecek ve ayakta durabilecek bir adam olma isteği ve rahmetli kaymakama duyduğu minnet hali idi.... İşin bir başka acı gerçeği ise bürokraside üst mevkilere gelmiş kişilerin insanlara naısl üstten baktığı ve nasıl kibirli davrandığıdır. O zamanlar da da aynı teraneler dönmekte , Sabahattin Ali’nin yaşadığı dönemde de ve maalesef günümüz de de dönmekte olduğunu hatta gelecektede dönmeye devam edeceği zonklayan bir gerçektir. Tek tesellimiz ise Cem Karaca’nın Mutlaka Yavrum parçasında ki “Kulun kula kul olmadığı bir yarın karamadık kurarsınız mutlaka “ sözlerindedir. Tabi egolardan sıyrılıp doğruyu anlayabilirsek...