141 syf.
·Beğendi·10/10
Bazı kitaplar hangi zamanda yazılırsa yazılsın okuyucuya göre günüzümde yazılmış hissi uyandırır. Bu dönemde yaşanılanları yazmış ama yazdığı dönem günümüz değil, deriz. İşte o kitaplardan biri ile karşınızdayım. Sabahattin Ali kendine özgü kalemiyle yazdığı içinde on üç öykü ve dört tane masalın bulunduğu Sırça Köşk kitabıyla.

Kitabın yorumundan önce bu kitabın 1947 yılında toplatıldığından bahsetmek istiyorum. Yorumlayacağım kitap bir dönem Türkiye'de yasaklanmış. Peki neden yasaklanmış?


"Sabahattin Ali’nin öldürülmeden önce yayımlanan son kitabı Sırça Köşk, bir öykü kitabıdır. Kitapla aynı adı taşıyan öykü, devlet yapısını, iktidar sahiplerini eleştiriyor ve halkın bilinçlenince sırça köşktekileri nasıl indirebildiğini anlatıyordu. Sabahattin Ali’nin daha çok kendi hayatından esinlendiği, bazen de tamamen kendi anılarını anlattığı öyküleri ve yönetime, düzene gönderme yaptığı başkaldırı niteliğindeki masallarından oluşan kitabı 1947’de yayımlandıktan hemen sonra toplatıldı.
1966 yılında Varlık Yayınları tarafından basılan Son Hikayeler – Esirler kitabının açıklama bölümünde şöyle diyor: “Zamanın hükümetini kastettiği şeklinde yorumlanan Sırça Köşk hikayesi yüzünden bu kitap, o zamanın kanunlarının verdiği hakla Heyeti Vekile kararı ile toplatılmıştı. Bugün başka bir imza ile yayımlansa en küçük bir sakınca dahi görülmeyecek kadar masum bir nitelikte de olsa, yazarın adının uyandırdığı alerjileri göz önünde tutarak, Sırça Köşk hikayesini bu cilde koyamadık. Edebiyat tarihimiz bakımından bir eksiklik sayılabilecek bu davranışımız için okurlarımızdan özür dileriz.”"
Sırça Köşk öyküsünü -ya da masalını da diyebilirim- okuduğumda neden toplatıldığını ve yasaklandığını anladım. O dönemdeki kutuplaşma ile devlet eleştirisi harmanlanınca ortaya çıkan sonucun edebiyat dünyasına etkisine şahit olmuş oldum.

"Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. 'Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?'"

Yazılması gerekenleri yazmalıydı. Yazmalıydı ki halk okumalıydı olanları, yaşananları.. Yaşananlar yazılmalıydı ve önlemler alınmalıydı. Yapılan hatalar önlenmeliydi. İnsanların sadece çıkarlarını düşündüğü bu topluma vicdan akıtılmalıydı. Belki de vicdan yetersiz kalacaktı ama bir yerden başlanmalıydı.

Okuduğum öykülerde kimi zaman Sabahattin Ali'nin anılarını okuduk, kimi zaman Anadolu'ya gittik, kimi zaman İstanbul'da boğazda denizi izledik. Masallarda yaratılan yerlere konuk olduk. Sabahattin Ali'nin güçlü kalemi ve yazdığı betimlemeler ile öyküleri hissederek okudum. Bazı öyküleri okurken yüreğimde bir sızı oluştu. Bu sızı ile düşündüm. Çıkarların hala önemli olan günümüzü düşündüm. Belki de vicdan insanların kalplerinde yaşamaya çalışıyordur kim bilir?

Gelelim kitabın içindeki on üç öykü ve dört masala:

İlk öykünün adı Portakal. İstanbul'dan İskenderun'a yanaşan 55 yıllık vapurda yaşanılanlara ve vapurun geri dönüşünde olanlara şahit oluyoruz.

İkinci öykü Beyaz Bir Gemi. Ressam Tevfik Aravurgun boğazın oralarda resim yapmaya karar verir. Etrafında bir şeyler bulmalıydı ama öyle rastgele bir şey değil. Çirkin de olsa güzelleştirebileceği bir şey. Ve o beyaz gemiyi gördü. Bundan sonra yaşananları okuyoruz.

”Sanat, yeryüzünde ve insanların içinde olup bitenleri, çöplükle sarayı aynı hakikatten uzak ve güzelleştirici örtüye börüyen ay ışığı gibi, tatlı bir yalan bulutunun arkasından göstermeye mecburdu...”

Üçüncü öykü Katil Osman. Hapishanenin dış avlusunda dışarı seyrederken gönlü de dışarıda olmak ister. Hapis ona tutsaktır. Limandan gelen sesleri ile kendini denizin uçsuz bucaksız sularda hisseder. O anda yanına gelen Mürteci Yakup Hoca onun yanına sokularak Katil Osman'ın durumunu anlatmaya başlar.

"Bu dünya böyledir işte,kimi adam öldürdüğü için katil diye anılır, kimi adı katile çıktı diye adam öldürür."

"Ama ruhumuz böyle gökyüzlerinde uçup dururken birdenbire yere inip insan küçüklüğü ile karşılaşmak ne tuhaf oluyor."

Dördüncü öykü Böbrek. Niğde eski Nüfus Müdürü Avni Akbulut böbrek ağrılarından kurtulmak için İstanbul'a gelir. Onun yaşadıklarını okuyoruz.

Beşinci öykü Cıgara. Beyoğlu'nda vakit gece yarısına yaklaşmış sokakta kavga eden çocuklar görür. Onları izlemeye başlar. Yaşadıklarını okuyoruz.

Altıncı öykü Millet Yutmuyor. Şehirde her sene kurulan panayıra doğru bir yolculuk yapıyoruz.

Yedinci öykü Bahtiyar Köpek. Bu sefer kendisinin de dediği gibi açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil sevgiden, tokluktan , rahatlıktan bahsediyor. Bir köpek için yapılanları okuyorsunuz bu öyküde.

”Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlukları,hayatı, güzelliği, saatedeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor.
Hele cümle âlem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!”

Sekizinci öykü Çilli. İzmir'in sıcak akşamlarından birinde bu sıcak havada soğuk bir şeyler içmek için bir gemici barına gidiyoruz. Orada yaşanılanları okuyoruz.

"Böyle budala yerine koymuyorlar mı, işte insana asıl o dokunuyor."

Dokuzuncu öykü Dekolman. Ankara'da işsiz olduğu günlerde kendi ihtiyaçlarını gidermek için çevirmenlik yaparken tanık olduğu bir hikaye okuyoruz.

"İşte görüyorsunuz ki, bir mesele üzerinde ciddi olarak çalışılınca aynı doğru neticelere varılıyor."

Onuncu öykü Hakkımızı Yedirmeyiz!
”Namuslu adam kalmamış bu dünyada iki gözüm. Müslümandır, namazında, orucundadır, hakkımızı yemez diyorduk ama, biz onun hatırını saydıkça o, bizim tepemize bindi. Eh, artık çocuk değiliz, yemiyoruz bu numaraları, değil mi ya?..” Ve hikayeyi anlatmaya başlıyor.

On birinci öykü Cankurtaran. İkindi vakti Asiye'nin sancıları başlar. Daha sonra olanları okuyoruz.

On ikinci öykü Çirkince. Efesos Harabelerini görmek için biletini ona göre ayarlamıştır. Oralara gittiğinde yaşadıklarını eski anılarının peşinden gidilişini okuyoruz.

On üçüncü öykü Kurtla Kuzu. Rıfat , polis müdürlüğünün kapısında duruyordur. İçindeki korkunun ağır basmasıyla hızlı adımlarla oradan uzaklaşır. Tramvay'ı beklerken onunla karşılaşır. Ve yaşanılanları okuyoruz.

"İnsan dedikleri mahlukun içinde neler kaynaştığını biliyor muyuz? Öyle anlar olur ki en ummadığımız adam en beklemediğimiz şeyleri yapabilir."

"Zaten işkence nedir? İrademiz ve kafamız bizi küçültecek bir iş yapmadıkça, işkence sade bir fizyoloji meselesidir."

Birinci masal Bir Aşk Masalı. Bir zamanlar insanların mutlu olması için çalışan kadın hükümdar varmış. Bu ülkede bütün insanlar mutluymuş.Bir gün sarayın tam karşısına genç bir derviş gelmiş. Ondan sonra yaşanılanları okuyoruz.

"Ondan daha talihli insan var mı? Asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil , ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir 'Ah' diyerek diyerek düşüp ölebilendir."

İkinci masal Devlerin Ölümü. Yeryüzünde kocaman devlerin yaşadığı zamanda onların nasıl yok olduğunu okuyoruz.

Üçüncü masal Koyun Masalı. Başında çobanı ve köpekleriyle yaşayan bir koyun sürüsünün yaşadıklarını okuyoruz.

“ Bu dünyada çobansız da , köpeksiz de yaşanabilirmiş. Ama bunu anlamak için her defasında kanlı kurbanlar verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü açın da , ileride başınıza yeniden itler , hele kendisini kurt sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan onları defetmeye bakın!”

Dördüncü masal Sırça Köşk. Boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş bilmedikleri bir şehre tepeden bakarlar. Birsinin aklına bu şehirde Sırça Köşk yapıp rahat rahat yaşamak gelir. Bu planı uygulamak için yola düşerler. Devlet eleştirisi olan bu masal (öykü) 1947 yılında yasaklanmıştır.

”Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmesi bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter."