·67 syf.····Okunma: 24 Şubat 2020 11:13 Ömrü boyunca kimliği, burjuvalığı, kadınlığı ile hesaplaşan "Türk edebiyatının lirik, gamlı ve nostaljik prensesi" Tezer Özlü'nün okuduğum ilk eseriydi.
Sarsıcı dili, derin cümleleri, açık bir üslubu ve sorgulatan satırları vardı. Yazarın çocukluğundan itibaren yaşamını anlattığı, otobiyografik unsurlar taşıyan, daha çok düşüncelerini olduğu gibi döktüğü, okuru düşüncelerinin labirentinde kaybeden bir eserdi.
Kendisi bu eseri için "Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim. On bir yaşındaki, bir Türk küçük burjuva ailesinin çocuğunun, yirmi yaşına dek okumak için gönderildiği İstanbul kentindeki çeşitli yabancı okullardan biri olan Avusturya okulunda karşılaştığı Batı kültür ve eğitiminin yarattığı şoku anlatmak istedim" demiştir. Ve yapmış da. Hayatındaki ikililiği, çocukluğundan itibaren denediği ölümü, kendini hep yalnız hissedişini, sürekli bir ilişki içinde olmak istemeyişini, bir erkeğe/erkeklere sığınışını, onları yalnız uyumamak için kullanışını, hayatta olma arzusunu da içten içe büyütüşünü ama hayatın can yakıcılığına da dayanamayıp gitmek isteyişini, tutunamayışını... Hepsini dökmüştü satırlarına.
Cesur dilini ve düşünce dünyasında beslediği kederini yansıtışını çok sevdim. Manik depresif teşhisinin ardından yaşadıkları tesirliydi.
Çok satırının altını çizdim, çok satırıyla gözlerimin ortasına bir ünlem koydu ve çok satırıyla da hayatı koca bir soru işareti yaptı.