Halil İnalcık hocanın kalemine hayranlığımı gizleyemem; tarihçiliği bir yana, yazdıklarını okurken hem eğlenmek hem de yeni şeyler öğrenmek ayrı bir keyif. Has Bahçede Ayş u Tarab işte bu açıdan benim en sevdiklerimden oldu. Çünkü İnalcık bu çalışmasında Osmanlı saray kültürünü, özellikle de “işret meclisleri” dediğimiz eğlence, sohbet, şiir ve musiki etrafında örgütlenen o incelikli ama bir o kadar da yapay dünyayı mercek altına alıyor. Kaynağını yalnız Osmanlı’dan almıyor; işin kökenini kadim İran saray kültürüne, Şahname’den Kabusname’ye kadar götürüyor. Yani mesele yalnızca rakı kadehi ya da şair muhabbeti değil; imparatorlukların elitlerini ayakta tutan “zariflik” (zurefa) ideolojisi.
İnalcık’ın altını çizdiği şeylerden biri, saray kültürünün halktan kopukluğu. Osmanlı sarayındaki zarifler, İran’dan devşirilmiş bir yüksek kültür kodu ile yaşarken, halk Karagöz, ortaoyunu, halk musikisiyle oyalanıyordu. Tabii bu karşılıklı bir etkileşim de doğuruyordu: Sarayda halk oyunları icra edilirken, halk da sarayın debdebesini taklit etmeye çalışıyordu. Ama şu net: Divan edebiyatı dediğimiz şey, köylünün türküsünden değil, padişahın in’am defterinden besleniyordu.
Kitapta sayfalarca yer ayrılan işret meclisleri aslında bugünün tabiriyle “elit kulüpler.” Şarap, musiki, şiir, nedimler… Ama dikkat! Bunların da bir adabı var. Kabusname’den alınan kurallarla, kimin ne zaman içeceği, nasıl oturacağı, hangi makamda çalınacağı belirlenmiş. Bu, basit bir eğlence değil; devlet ideolojisinin zarafet kılıfına sokulmuş hali. Sarayda keyif sürülürken, dışarıda şarap “haram”dı. Halk için günah olan, padişah için saltanatın nişanesi olabiliyordu. Klasik İmparatorluk çelişkisi!
İnalcık özellikle Lale Devri’ni ve Nedim’i merkezine alıyor. Nedim’in şiirindeki hedonizm, aslında Osmanlı’nın Batı’yla yüzleştiği, ama aynı zamanda kendi içten içe çürüdüğü dönemi anlatıyor. Şairin işret meclisi tasvirleri, bir yanıyla İstanbul’un inceliğini gösterirken, öbür yanıyla halkın “zorbalar”la isyan bayrağı açmasına zemin hazırlıyor. Patrona Halil Ayaklanması’nın arka planında yalnızca ekonomik kriz değil, bu kopukluk da var.
Divan edebiyatı denince hep “sanat için sanat” gibi romantik bir bakış vardır. İnalcık bunu tuzla buz ediyor. Şairin kalemi, padişahın in’am defterine bağlıydı. Caize yoksa kaside de yok. Fuzûlî’nin meşhur “Şikâyetname”si bunun belgesi. Sanatın bu kadar patronaja bağımlı olması, Osmanlı edebiyatının hem zirvesi hem zaafı.
İnalcık olanca titizliğiyle belgeleri, minyatürleri, defterleri didikleyip bize sarayın kültürel anatomisini çıkarıyor. Biz okur gözüyle baktığımızda ise tablo net: Osmanlı’nın “yüksek zarafet” dediği şey, aslında bir avuç elitin gösteriş dünyasıydı. Halk ise buna ya dışarıdan hayranlıkla baktı ya da patlamaya hazır bir öfkeyle.
Özetle Has-bağçede ‘Ayş u Tarab, yalnızca Osmanlı eğlence kültürünü değil, imparatorluğun sınıfsal ayrışmasını da gözler önüne seriyor. İnalcık’ın titiz akademik çalışması, dobra bir şekilde dile getirirsem şunu gösteriyor: Sarayda içilen her kadeh şarabın bedelini halk sırtında taşıdı. “Zariflik” dedikleri şey, aslında imparatorluk elitinin kendini halktan ayırmak için ördüğü altın kafesti. Ulan padişahların eğlencesi bile tarih dersi gibiymiş; saz, söz, şarap, nedim, şair… Bugün, Osmanlı torunu gibi takılan zat ise eğlenceyi sabun köpüğü dizilerde arıyor. Neyse, Halil İnalcık sağ olsun, tarihe sadece kılıçla değil ney’le, ud’la da bakmamız gerektiğini gösteriyor. Okuyun da biraz ufkunuz açılsın oğlum, tarihi bile eğlenmeyi bilen atalarımızdan öğrenelim bari.
#65118353