Rıfat Ilgaz’ı birkaç yıl öncesine kadar hiç okumamıştım. Sadece Hababam Sınıfı’nı, o da filminden biliyordum. Televizyonlar her eğitim döneminin başına, ortasındaki tatile, sonuna bu filmi koyuyorlardı. Birkaç kere seyretmiş, pek de keyif almamıştım. Öğretmen okullu olmam dolayısıyla eğitimden biraz anlarım; filmi eğitim yönünden sakıncalı bir film olarak görürdüm. Ilgaz’ın dediğine göre Hababam Sınıfı sinemaya uyarlanırken değiştirilmişti. Cide’ye yerleşince Ilgaz’ı okumak farz oldu. Merak ettiğim eserlerini okumaya başladım. Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra, Sarı Yazma… Epeyce bir kitabını okudum. Yazdığı türler içinde en başarılı olduğu tür şiirdi. Hikâyelerini beğendim ama romanları için aynı şeyi söyleyemem. Karadenizin Kıyıcığında son okuduğum romanı. Oldukça hacimli, kolay okunan, dili sade, akıcı bir roman; Türkçesiyle kendisini okutuyor. Ilgaz’ın diyalogları müthiştir. Konu bakımından toplumsal gerçekçilerin yolundan gitmeye kalkışmış ama becerememiş. Romanda sosyolojik kurallara, dine, ahlaka, töreye hukuka uymayan malzemeler kullandığı için inandırıcı olamamış. Tanrısal bakış, yazarın bakış açısı olunca, yazar da çok iyi bildiği meyhaneden topluma bakınca gördüğü olaylar, kahramanlar, davranışlar da gerçekçi olmuyor. Eserin tamamı bir kasabayı eline almış Hacı Dursun’un oğlu Şevki’nin fabrikalarında çalışan on altı yaşındaki Güllü’ye sahip olması üzerinde dönüp duruyor. En sonunda olan oluyor; fırtınada batan motordan denize düşünce Değirmenci Ahmet’le Arabacı Hamit tarafından kurtarılan; Hacı’nın fabrikasının temeli olan makineyi kol gücüyle çalıştıran ve Güllü ile evlenmek üzere olan denizci Recep, aşkı filan unutuyor, bir Kaptan’ın motoruna atlayıp gidiyor. Arada Hacı Dursun’un insanların emeğini nasıl sömürdüğü, karın tokluğuna nasıl çalıştırdığı, fakir