Küçüklüğünde babasının ektiği fitne, hırs ve ahlaksızlık tohumlarını içinde büyüttükçe büyüten, köylü olmasına rağmen prenslere lâyık lüks bir yaşamın hayali ile yaşayan ve bunun neticesinde alışılmışın dışında bir yolsuzluğun planlarını yapan Çiçikov’un hikayesini konu edinir “Ölü Canlar”. Kendini hep “Ne olacak sanki! Ben yemesem başkası yiyecek. Hem çoluk çocuğuma hiçbir servet bırakmayayım mı yani! Hem insanın gerisinde hiçbir servet bırakmaması daha büyük bir ayıptır!” diye avutur. Zaten toplumda da kimlik karmaşası başlamış, ahlaki değerler altüst olmuş ve bu tarz yolsuzluklar normal hale gelmiştir. İyi insan olma çabası budalalıktan başka bir şey değildir!
Velhasılı bu roman sadece dönemin Rus toplumuna ve bürokrasisine değil, aynı zamanda Rusya ile aynı kaderi paylaşan (kimlik sorunları, değerlerin sorgulanması, ahlaki çöküntü, üretim araçlarının değişmesi vs.) bizimki gibi ülkelere de ışık tutuyor. Zira Çiçikovlar’ın hikayesi üç aşağı beş yukarı hep aynı. Ancak her şeye rağmen idealist ve üretken köy ağası Kontanjoglo gibiler de var. Onlar olduğu sürece hep umutlu olacağız.