Tırnaklarla Kazınarak Kazanılmış Bir Özgürlük
9/10
·583 syf.··
Beğendi
·
2020 13. kitabı
Bir kitap vardır sizi sizden alır, bir türlü elinizden bırakmak istemezsiniz; bir kitap vardır bir an önce bitse de kurtulsak diye düşünürsünüz. Hanri Charrière’in kaleme aldığı Kelebek yukarıdaki cümlenin ilk yarısına örnek olarak verilebilir. Öyle bir romandır ki ana kahramanın hayatı magazine çok düşkün olan birinin el âlemin yapıp etiklerine merak duyması gibi ilginizi çeker. Yalnız Kelebek lakaplı karakterin magazin şövalyelerinden en büyük farkı hayatını lüks konutlarda, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayacak bir ortamda, hizmetçilerle iç içe, bir eli yağda bir eli balda olarak geçirmeyip feleğin çemberinden geçmiş biri olarak kazanmasıdır. Bu çemberin çevresi öylesine ateşlidir ve tuzaklarla doludur ki mücadele gücünü kaybetmiş, içinde bulunduğu durumu kanıksamış bir insan Kelebek’in maceralarından birini bile yaşamaya cüret edemez. Çünkü Kelebek okurun hayretler içinde kaldığı maceralara yelken açmış, belki de bu dünyada başka bir benzeri olmayan maceraperestliğe soyunmuştur. Bu maceralar asla hafife alınacak maceralar değildir. Kuş avlamak için dağa çıkan biri değildir Kelebek. Kelebek’in bu maceralardaki ayırt edici yönü korkusuzluğudur. Korkusuz bir insanın anılarını okumak da gerçekten merak uyandırıcı, hayret verici oluyor. Kelebek otobiyografi türünde bir roman. E Yayınları tarafından yayımlanan eserin 1971’de basılan beşinci baskısı elimde bulunan. O dönemde büyük bir fırtına koparmış, yayın dünyasına bomba gibi düşmüş. Fransa’da sekiz ayda tam bir milyon adet satılmış. Türkiye’de de ilgi görmüş, kısa sürede beşinci baskıya erişmiş. Tabii böyle bir eseri bulmak çok zor oluyor. Eser mükemmele yakın, ancak üstüne o kadar yeni eser basılmış ki tarihin tozlu rafları arasında yerini almış. Ben bir tavsiye üzerine alıp okudum Kelebek’i. Yoksa benim bu romanı arayıp bulmam mucize olurdu. Çünkü eski eserleri çok fazla merak eden biri değilim. Zaten kitaplığımda okunmayı beklenen bir sürü kitabım var. Ancak Çınar Kitabevi’nin sahibi Kâzım ağabey çok methettiği için önceliği Kelebek’e verdim. Okuyunca anladım ki en çok tasviye edilecek on roman arasına mutlaka girer Kelebek. Charrière bu romanda müebbet kürek cezası aldığı davadan başlayıp tamamen özgürlüğünü elde edene kadar 13 yıl boyunca (1931-1943) başından geçen olayları en ince ayrıntısına dek anlatır. Anlattığı her olayı o kadar tasvir eder ki her şeyi yüzde yüz doğru anlattığına inanmak istemezsiniz. Belki de abartmıştır ya da hiç yaşamadığı şeyleri hayal gücünü kullanarak aktarmış satırlara, bilemiyorum. Ne var ki son derece sahici ve içten anlattığı için anılarının doğru olduğuna dair bir şüphe uyandırmıyor. Ayrıca hafızasının hayret verici derecede çok güçlü olması göze çarpan niteliklerinden biri. O kadar ismi, muhabbetleri aklında tutmasına ve toprağına bastığı, temas etttiği her yeri incelikle tasvir etmesine bakacak olursak hazıfasının önünde şapka çıkarmak boynumuzun borcudur. Kitabın başında Jean Pierre Castelnau’nun bir tanıtma yazısı var. Hanri Charrière 13 defter doldurup Castelnau’ya verir. Castelnau defterleri bir araya toplayıp yayıma ve basıma hazırlar. Defterler üzerinde çok küçük değişiklikler yapar. Söz gelimi noktalama işaretlerini yerli yerine koyar, anlaşılmaz hâle gelen bazı İspanyolca deyimleri atar, devrik cümleleri ve bazı anlam karışıklıklarını düzeltir. Ayrıca mahkûmların ve cezaevi yöneticilerinin tümüm adları değiştirilir. Castelnau, Charrière ile uzun uzun sohbet etme fırsatı bulur. Yaşadıklarının gerçeğe uygunluğuna kefildir. (Üç sayfalık bu tanıtma yazısı Kelebek’i düzgün anlamak ve öğrenmek için önemli. Kitap elinize geçerse bu üç sayfayı birkaç kez okuyun.) Hanri Charrière bu romanı haksız yere müebbet kürek cezası almasıyla başlatır. Öldürmediği bir adamın hayatına son vermekle itham edilir. Bunun için yalancı tanık bile bulunur. “Aynasızlar” diye tabir edilen ahlaksız polisler, yalancı tanık Polein ve başsavcı Pradel artık hedef tahtasındadır Kelebek’in. Ne yapıp edip kaçmanın bir yolunu bulacaktır. Tek hedefi, böylesine vahşi, gaddar, insan haklarının beşiği olan Fransa’ya hiç yakışmayan bir cezaya çarptırılmasına sebep olan kim varsa haklamaktır. Romanın sonuna kadar hayatta kalmaya karşı ayakta durmaya iten bu intikam duygusundan asla vazgeçmemiştir. Romanda çok detay var, ancak es geçemiyorsunuz. Yazarın sizi kendine çeken bir üslubu var. Anlattıklarının yüzde yüz doğru olduğuna inandırıyor her ne kadar “Pes doğrusu, bu kadarı da olmaz!” dedirten olaylardan bol bol bulunsa da. Romanın asıl enteresan yönü Henri’nin, nam-ı diğer Kelebek’in, sınırsız bir hayal gücü ve sonsuz bir hayatta kalma iradesine sahip oluşu. Özgürlüğüne o kadar düşkün ki tıkıldığı cezaevlerinden tüymekten bir an bile vazgeçmiyor. Yalnız sadece özgürlüğünü doya doya yaşayabilmek için istemiyor bunu, aynı zamanda işlemediği bir suç yüzünden alçakça bir cezaya çarptırılmasına yol açan Polein, aynasızlar ve savcıdan intikam alma arzusunu bastıramamasından da kaynaklanıyor özgürlüğüne kavuşma özlemi. Kelebek kendisine çile çektirenlerin tek tek defterini dürme inancını her daim canlı tutuyor. Gün gelecek, bir gün devran dönecek. Hak edenler hak ettiğini görecek. Eden bulacak. Bir gün talih yüzüne gülecek ve haksız yere ceza yemesine yol açanların acı çekmemek için yalvardıklarını duyacak. İnancı tam olarak bu yönde. Kelebek çok ince düşünceli biri aynı zamanda. Yaşadığı her türlü kötü muameleye rağmen yine de insanlara karşı iyi niyet besleyebiliyor. Söz gelimi 286. sayfada anlatılan olayı okuyunca duygulanmamak elde değil. İnsan Yiyen namlı bir cezaevinde tek başına hücrede aklına mukayyet olmaya çalışırken bir nöbetçinin bir sigara yaktıktan sonra o sigarayı hücresine attığını görüyor. Sigarayı niçin attığını düşünüyor. Acaba ona acıdığından mı yapıyor bunu? Yoksa ona tuzak mı kuruyor? Kelebek bunları düşünürken nöbetçi çekip gidiyor. Kelebek’in aklından o sigarayı ezmek geçse de ezmiyor. Şöyle diyor bu olayın sonunda: “Bu nöbetçi birkaç saniye için iyi bir insan olmak istediyse nefret dolu hareketimle onu üzmek istemezdim.” Şartları insanı sinir küpü eden, insanlıktan çıkaracak kadar ağır ve berbat böyle bir ortamda Kelebek’in incelikten, duyarlılıktan ayrılmaması hayretler içinde bıraktı beni. Girdiği her cezaevinden kaçmayı planlayan Kelebek bazen hapı yutar. Çünkü bazı mahkûmlar hürmet gösterse de bazı mahkûmlar çekemezler. Kendileri kaçmayı düşünmediklerinden başkalarının kaçmaya niyet etmesi hoşlarına gitmez. Bu yüzden kaçma planını öğrendiklerinde gammazlarlar. Bébert Célier böyle biri. Henri’nin bu adam yüzünden kaçma planı altüst olur. Yakalandığında Célier ile yüzleşmek ister. Bu yüzleşme esnasında Célier’yi öldürür Henri. Hem kaçmaya çalıştığı hem de Célier’yi öldürdüğü için 8 yıl hücre cezası alır. Hiç ummadığı bu ceza onu karamsarlığa sürükler. Oysa kaçmaya o kadar yakındır ki! Hayattan aldığı zevk iyice söner. Ancak onun adı Kelebek’tir. Kanatları hâlâ uçmaya elverişli, sağlam, harekete hazır. Şansının yaver gitmesiyle sekiz yıllık cezanın ancak on dokuz ayını yatıp Royale’e geri döner. Elbette yine uslu durmaz. Ona göre bir kürek mahkûmu kaçmaktan asla caymamalıdır. Bu yüzden kaderlerine boyun eğmişlere acır. Kelebek’i diğer mahkûmlardan ayıran bir özelliği de “zan”la hareket etmemesi. Söz gelimi yukarıdaki olayda aslında Célier hakkında arkadaşları kendisini uyarır. Célier’nin haklanması gerektiğini söylerler. Ne var ki Kelebek şüpheyle hareket edip bir insanın canına kıymayı doğru bulmaz. Belki de Célier’nin kendilerini ihbar etmesi bir kuruntudan ibarettir. Oysa yanılır ve bu yanılgı ona pahalıya patlar. Sonradan “keşke arkadaşlarım uyardığından öldürseydim” diye düşünür, ama nafile. İş işten geçmiştir. Kelebek cezaevi komutanlarına bile sözünü geçirebilen biri. Yazı fazla uzadığı için örnek olayı anlatmıyorum. Kelebek’in Guajiro kabilesiyle beraberken yaşadıkları bir hayli ilgi uyandırıcı. Kızılderili Guajiro kabilesi ona çok iyi davranıyor. Kelebek aslında çok rahat ettiği, kendisine çok değer veren bu kabileyi bir müddet sonra terk ediyor sonradan pişman olsa da. Yazar satır aralarında moderniteyi sorgulayarak özgün bir bakış açısı kazandırıyor okura. Kendini mahkûm eden diplomalı insanlarla hiç okuma ve yazması olmayan, ama iyi yürekli, vicdanlı, yardımsever, paylaşımcı, konuksever insanları mukayese ediyor. İrapa’da yaşarken kendisini yakalamaya gelen emniyet müdürüne karşı söyledikleri takdiri hak ediyor, medeniyetin farklı bör yönüne bakmamız için bir pencere açıyor: “Sizce uygarlık nedir müdür bey, diye soruyorum. Asansörümüz, uçağımız, yer altında giden trenimiz var diye bizi yanlarına alıp bakan kişilerden daha mı uygarız sanıyorsunuz? Evet, mekamik uygarlığın nimetlerinden yoksun yaşıyor buradaki adamlar. Ama bana kalırsa doğa ile haşır neşir yaşayan bu köy insanlarının her birinde çok daha büyük bir insanlık, ruh inceliği ve anlayış var. Gelişimin nimetlerinden yararlanmıyorlarsa da sözde uygar geçinenlerin hepsinden üstün bir Hristiyan yardımseverliğine sahiptirler. Günün birinde beni mahkûm ettiren savcının ruhuna sahip olacaksa Paris’in Sorbonne’unu bitirmiş birinden bu küçük köyün okuma yazma bilmeyen cahil insanını her zaman üstün tutarım. Biri her zaman insandır, öbürü insanlığını çoktan unutmuştur.” (s. 554) Kelebek hakkında daha yazılacak çok şey var. Ancak yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum. Charrière’in anıları okunmayı bekliyor. Sizde bir merak uyandırabildiysem ne mutlu bana.
Edebiyat
KelebekHenri Charrière · E Yayınları · 19706,5bin okunma
·
68 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir eser. Bende şanslı kişilerdenim sarı sayfalardan okumak nasip oldu. İkinci basım 1969 yılı.. Sahaftan elime geçen bu baş yapıt kütüphanemin en gözde eseri..