Memleket Hikâyeleri Refik Halid’in Anadolu’ya sürgün edildiği zamanlarda yaşadıklarından ve şahit olduklarından beslenerek kaleme aldığı, Osmanlı’nın son yıllarında halkın ahvalini anlattığı hikâyelerden oluşan bir kitap. Kitabın MEB 100 temel eserler listesinde de bulunuyor oluşundan mütevellit farklı beklentilerle okumaya başlasam da, ben herhangi bir hikâye kitabından beklediklerimi bulamadım.
Kitaba başladığımda, her hikâye bir sonrakinden daha fazla hayal kırıklığı yaşamama, okuyabileceğim çok daha güzel kitaplar varken neden bunu okuduğuma dair düşünceler içinde olmama sebebiyet verdi. Evet, Anadolu insanı, köy hayatı, umutsuzluk, parasızlık, savaş yılları, ahlaksızlıklar, haksızlıklar, suskunluklar ve hakkı sükûtlar… Bunlar anlatılmalıydı, yazarın ülkesine dair ümitlerini yitirdiği sürgün yıllarında bunlardan bahsetmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Hoşlanmadığım nokta ise; yazarın bunlardan nasıl bahsettiği.
Hikâyeler yazılırken bir amaç varsa bile kurgusuna kurban gittiği kanaatindeyim zira bazı zamanlar kurgunun basitliği öyle bir noktaya varıyor ki, hikâye bittiğinde amaçsız yazılmış bir metin okuduğum hissine kapılıyorum-her ne kadar öyle olmasa da- ve bunun okuyucuya yapılmış bir haksızlık olduğunu düşünüp yer yer kızıyorum. Sonrasında, hikâyeleri yazılmış olduğu dönemle birlikte değerlendirmem gerektiğine kendimi ikna edip bir sonraki hikâyeye geçiyorum ancak bu döngü kitabın sonlarına kadar devam ediyor.
Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp, Refik Halid’in Memleket Hikâyeleri kitabını değerlendirirken onun İstanbul Türkçesini en iyi kullanan yazar olduğunu söylemişler. Kitabın son kısımlarında yazarın okunaklı üslubuyla daha kaliteli, amaçladığı fikri okura iletmeyi daha iyi başaran kurgular birleştiğinde çok daha keyif aldığım hikâyelerle karşılaştım.