Yılar önce Kemal Burkay'ın Kürtler ve Kürdistan kitabındaki şu ifade ile dikkatimi çeken bir kitap olmuştu:
"Kürt halkı, Steinbeck'in "İnci" adlı romanındaki yoksul balıkçı gibidir: Elindeki nadide inci nedeniyle tüm soyguncu ve haydutların saldırısına uğramıştır."
Ondan sonra da kitabı okumaya kaç kez niyet ettiysem dr yarıda kaldı. Ta ki bir arkadaşla ortak kitap olarak seçme ile okudum. Ki yine Steinbeck'in o sorumlu ve naif kaleminden dökülen bir eser şaşırtmayarak.
Gündelik sıradan yoksul mütevazi bir yaşantının içinde dertlerinize derman olacak bir hayal kurarsınız. Ve hayaliniz bir incinin buluntusunda parlar gibi gelir sizlere. Ama toplumun ve insanların size karşıki değişimini fark edersiniz. Sadece insanların değil kurumların bile. Mesela bilgiyi/bilimi temsil eden doktor ile inancı/dini temsil eden kilisenin pragmatist ve çıkarcı yüzünü görürüz.
Yolsulların parıldayan umutları ne zamanki bir inci ile görünür olursa o zaman toplum için tehlikeli (!) olur. Ki karaltılar ve soygunlar da bunun peşindedir hep.
Ve ne yazık ki bu sürede insanın kendisine yabancılasmasına da şahit oluruz. Kadının eşinin bu değişimine acınası şahitligi gibi.
Insanlık bir kez daha o karanlık yüzünü gösterir. Ki nitekim incinin parıldayan yüzünde insanların o çirkef yüzlerini yansıtır yazar. Ve kahramanımızı psikolojik olarak da karmakarışık eden boyut da budur aslında.
Kadının incinin varoluşunda bulduğu labetler ve bunu temsil eden göğsündeki bebeği. Ve en son bu uğurda verilen bedel...
Ve derinliklerde boğulan o umutlar ve yerini alan buğulu hüzünler...