Gönderi

7/10
·520 syf.··
2016 24. kitabı
·
21 günde okudu
·
Okunma: 26 Mayıs 2016 00:00
Kibar Feyzo, köyden her sürüldüğünde, şehrin kurallarını biraz daha öğrenmişti ama ne anlamış ne de özümsemişti. Toplumun “çarıklı” kısmından beklediği zaten buydu. Ayak bağı olmayacak, göz zevklerini bozmayacak kadar – yani ucundan azcık- öğrenmeleri yeter de artardı bile. Prezantabl olmayan “o” ve “onun gibi” insanlarda aksinin düşünülmesi abesle iştigal olurdu. Kimya derslerinde sülfürik asidin formülünü “ Hasan 2 Salak Osman 4” olarak öğreten – adından bizimle ilgili niyeti gayet açıkça anlaşılan- canım “DÜZEN” in, kimseye ihtiyacı olmayan şeyleri özümsetmek gibi bir derdi yoktu zaten. Dürüstlük de istemiyor -yüce efendimiz- “ DÜZEN”. O’nun için dürüstlük, yolda gördüğümüz fiziksel engelli birine “ senin bacağın nerede ?” demek kadar kaba bir şeydir. Bacakları olmayan engelli birine kurulmasını istediği cümle ise şudur “ İstersen sen de benim kadar hızlı koşabilirsin, yeter ki iste…” Hayatının her alanında profesyonellik… Kahramanız Martin Eden tam bu noktada farkında olmadan sisteme başkaldırıyor. Daha doğru dürüst konuşmasını bile beceremeyen kaba saba bir denizciyken, kitaplar sayesinde dünyaya bakışı tamamen değişiyor. “İşte benim eserim, neydi ne oldu” tarzında bir sirk maymunu gibi ondaki gelişimle kendi egolarını tatmin etmeye çalışan – sevgilisi başta olmak üzere- üst tabaka dostlarının heveslerini kursaklarında bırakıyor… Adam Smith’in Görünmez El teorisi gibi, ortamı güçlülerin olmasını istediği şekilde düzenleyen o görünmez kast sisteminin - yine farkında olmadan-kurallarını çiğniyor. Kendini entelektüel olarak tanımlayan çevresindeki tüm insanlardan çok daha fazla şey öğreniyor. Çevresindekiler Martin’in açlığını kurabiye canavarının açlığına benzetip, bilgilerin çoğunu alamadığını ve yere döküldüğü iddia ediyorlar. En sevdikleri, yazar olacağını söylediğinde koro halinde “ işçisin sen işçi kal” diyerek Cem Karaca’ya bir selam gönderiyorlar. Orhan Pamuk’a özendiğinden olacak, tek mesleğinin yazarlık olmasına karar verip de - Orhan Pamuk’un aksine- açlıktan nefesi kokmaya başlayınca çevresindekiler onu dar bir kalıba sokmaya çalışıyorlar. Yüreğinin götürdüğü yere gitmek, Susanna Tamaro geyiği değil diye kitap boyunca anlatmaya çalışıyor. Ancak karşısındakiler de, Kibar Feyzo’nun karşısındaki Maho Ağa’ dan daha inatçı “ çıkaracaksın kafandan o fötr şapkayı” diyorlar…. Kitabın sonun da ise….. Pışıkkkkkkkkkkkkkkk söyler miyim hiç. Ama ip ucu vereceğim. Kitabın sonu iki şekilde bitebilir. 1) Köşeyi dönen Martin , Koltuğuna oturup arkasını döndükten sonra, kendisine değer vermeyen tüm tanıdıklarına “ bir zamanlar fakir ama gururlu bir yazar vardı” nutkunu atar… 2) Martin, ulaşmak istediği her şeyin aslında ne kadar boş olduğunu anlar ve şu şarkıyı söyleyerek terk-i diyar eyler… ( sözlere etenşınnnnn pilizzzzzz ) youtube.com/watch?v=X_pFNpU... Geyik bir yana, kitaptan çok etkilenmeme rağmen, sadece son birkaç sayfası için bile kesinlikle okunması gerektiğini düşünüyorum. Son birkaç sayfada çok sarsılacaksınız….
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025134,7bin okunma
·
264 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Öncelikle bu kitabı okuyan herkes dostumdur:) ama bu söyledikleriniz bu kitaba ait değil de DEMİR ÖKÇE ye ait olmalı dedim içimden. Bu MARTİN EDEN hiçbir yere ait olamayanların, durdukları yeri yadırgayanların ve dünyaya sadece misafir olarak gelmişlerin iz bırakmadan gideceklerin kitabı, belki biraz da benim:)
Okurken baya sıkılmıştım, ama sonuna geldiğimde kafama balyoz yemiş gibi olmuştum. Geriye dönüp baktığımda iyi ki okumuşum diyorum. İncelemeniz çok güzel :)