Meşrebi Kalender profil resmi
.
.
.
.
.
279 okur puanı
25 Tem 2013 tarihinde katıldı.
  • 176 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Bu tür otobiyografi tarzındaki kitaplar, tarihe platonik bir aşkla sevdalı amatör ruhlar için, Şamda kayısı tadında oluyor.

    Mahkeme duvarı suratlı bir anlatıma sahip “Resmi Hizmete Mahsus” tarihin karşında nefes alacak bir alan yaratıyor.

    Ancak burada da inanılırlık açısından, hiç de küçümsenmeyecek, bir durumun karşımıza çıkması muhtemel oluyor.

    Bir önceki devrin karar vericilerine yakın olan kişiler; bir sonraki iktidar bir öncekinin tam zıttı bir anlayışa sahip olması halinde, yeni iktidara yaranabilmek için, bir önceki devlet adamlarına, resmi tarihle aynı çizgide, eleştiriden çok hakaret eden hatta iftira atan bir tarzda anılar yazabiliyorlar.

    Bu kitapta da aynı şey yapılmıştır, diyebilecek derin bir tarih bilgisi olmayan tüm cehaletimle, sadece, kitabın bana çok da samimi gelmediğini söyleyebilirim.

    Yazarın, bu kitapta da belirttiği gibi üzerindeki “Cemal Paşa’nın adamı” damgasını temizleme çabası hissediliyor.

    “Yönetenlerin”; hain, kahraman, canavar vb sıfatlarla anılmasının en başta tarihe karşı saygısızlık olduğunu düşünüyorum.

    Sadece yaşadığımız dönemde, karizmatik olan veya karizmatik olmayan tarihi şahsiyetler vardır.

    Bunun en güzel örneği 2. Abdülhamid’dir. Tahttan indirildiği andan itibaren günümüze kadar olan dönemdeki “Kızıl Sultan- Ulu Hakan” olarak adlandırılmalarını bir grafikle göstermeye çalışsak, “höd” denildiğinde tepki veren borsadaki değişimle yarışacak düzeyde, iniş-çıkışlı bir sonuç elde ederiz.

    Tarihi şahsiyetlere karşı objektif olamadığımızdan, “taraftarı” olduğumuzdan, tarih sürekli tekerrür ediyor.

    Ben de buna dahilim aslında. 1919-23 sürecinde Atatürk’ün hiçbir eyleminin eleştirilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

    Her ne yapıldıysa, yapılması gerektiği için yapıldığını söyleyip konuyu kapatmak istiyorum.

    Ancak 1923-38 arasında ise aldığı nefese kadar her şeyini kıyasıya eleştirilmeliyiz dediğimde ise büyük tepki çekiyorum.

    Bence eleştirmek en büyük görevimiz.

    Eleştirmeliyiz ki; kendini güçlü hissettiği anda birilerinin ortaya çıkıp, senin zamanında eleştirmediğin konuları bayrak yaparak, “sevdiğine”, küfretmesin, iftira atmasın diye.

    ( Nutuk ve Tek Adam kitapları ile ilgili eleştiri dolu düşüncelerimi, birileri ATA’ma açıkça küfretmeye cesaret eder hale geldiği için 1K’dan kaldırdım.)

    Frank Sinatra gibi ortalarda My way, My way deyip peşinde gittiğimiz “şiarımız”da dahi yanlışları görmeye çalışarak, imanımızın, inancımızın yarısını “şüphe” ile besleyip diri tutmalıyız.

    Kitabın içeriğine geçersek;

    Hasta Adam’ın Eşhedü çekmeden hemen önceki döneminde, Yazar; Arap yarımadasında tanıklık ettiği olayları kendi penceresinden aktarmış.

    Cumhuriyet aydınlarının, Osmanlı kültürü üzerinde büyük etkisi olan, Arap toplumuna karşı “tu kaka” bakış açısı, kitap boyunca buram buram kokuyor.

    Kronolojik olarak değil; sohbet tadında, akla gelenin anlatıldığı bir tarz, kitabı daha okunur hale getirmiş.

    Sözün özü; İstanbul’dan ötesine medeniyet götüremeyip, Arap yarımadasına hatta Afrika’ya kadar at koşturmakla övünmek ne kadar komikse; 1954 yılına kadar borçlarını ödediğin bir devletle “helalleşmeden” tanımazlıktan gelen bir politika yürütmenin ne kadar komik olduğunu bir kez daha anlıyoruz.
  • 176 syf.
    ·7 günde·İnceledi·Puan vermedi
  • 304 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Yoksulluk…

    Dibine kadar yoksulluk.

    Kitabın bir bölümünde; Kendine acındırma yeteneğini, küçücük çocuklarına zerk eden yoksul ebeveynler hakim.

    Eğer çocuklarında bu yetenek yoksa, çocuklarının yaşayacağı hayatı “sürünmek” olarak bile tanımlamanın, optimistlikte Nirvana’yı zorlamak olarak yorumluyorlar.

    Diğer bir bölümünde ise; kendine acındırmadan ama durum tespiti yaparak, olanı da değil; çok mutlu bir çocuk var da, oynadığı oyunları ballandıra ballandıra anlatıyor sanki.

    Örnek vermek gerekirse; yolda yürüyen birinin mabadının üstüne düştüğünü tahayyül edin.

    Görüntü gerçekten çok komik değil mi?

    Ama olayın sonrasına da gidelim.

    O kişiyi bir şekilde görmeye devam ediyorsunuz.

    Kuyruk sokumu kemiğinin tam üstüne düşmüş.

    O bölgedeki kemikler çok hassas olduğu için, düşen kişinin hayatının nasıl içler acısı bir hale geldiğine her an tanıklık ediyorsunuz.

    Ruh halinizi düşün.

    İşte bu velet Muzo da kitabı o kadar tatlı, o kadar eğlenceli anlatıyor ki; Sırıttıra sırıttıra kitabı okuturken, bir anda durumun aslında o kadar da eğlenceli olmadığını fark ettirip, derin bir melankoliye sokuyor ; Deli Emin gibi “ eminim, galiba, kesin yani herhalde bende bipolar bozukluk var” demeye başlıyorsunuz.

    Muzo’nun balon macerasında, baloncudan aldığı cevabı; bir çoğumuz, her nefes alışında, farklı farklı “karar verenler”den alıyor.

    Ceza’nın dediği gibi; hem önümüze engeller koyup hem de bize “engelli” diyorlar.

    Ulaşamayacağımız hedefleri gösterip, en yukarıdaki “kırmızı balon” senin, çık al diyorlar.

    Kitapta, Muzo kadar seveceğiniz bir kişi daha var: Muzo’nun babası, Ahmet Efendi.

    Macgyver veya Zihni Sinir;Ahmet Efendi ‘nin buluşlarını görseler, Ahmet Efendi ‘yi üstat beller, kapıkulu olurlardı ona.

    “Yok”tan var edene Tanrı; Ahmet Efendi gibi, “Hiç”i yetirene yoksul denir.

    İkisi de mucizeler yaratır.

    Ama birine hayran olunur; diğeri hor görülür.

    Hazır mısınız?

    Muzo size hiç bilmediğiniz bazı gerçekleri de anlatacakmışmış(!)

    Aslında Ahmet Muhip Dranas’ın “Fahriye Abla” şiirinin Muzo’ya ait olduğunu öğreneceksiniz.

    Çünkü önce o demişmiş: Ne güzel komşumuzdun sen, Müjgan Abla, diye.

    Ahmet Uluçay’dan yıllar yıllar önce, “Karpuz kabuğundan gemiler” yapmışmış, aşk ile.

    Ancak, Ahmet Uluçay ne kadar sinemaya aşık ise; bizim muzo da o kadar paraya aşık.

    Muzo’nun, Raziye’nin aşkı uğruna, pamuk tarlasında çektiği acıyı; ne Eskici ve Oğulları’ndaki aile ne de Gazap Üzümleri’ndeki aile çekmişmiş. ( Hem Amerikalı aile portakal bahçelerinde çalışmış. Ne zorluğu olabilirmiş, çok tatlı olan portakalın.)

    Aşk-ı Memnu’nun Behlül’ü tırnağı bile olamazmışmış, mevzu “yasak ilişki” ise.

    Bakmayın bu veletin dediklerine.

    Raziye’nin binde biri kadar yürekli olabilseydi bizim Muzo; tek bir “yasakçı” bile “yassssssaaaak” diyemezdi aşka.

    “Son” da başka olurdu son da çalan şarkı da…

    https://m.youtube.com/watch?v=61sEZd24TXk
  • 304 syf.
    ·4 günde·İnceledi·Puan vermedi
  • 192 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
  • Kitabın başından itibaren; Yapılmayanı yapabilmek için, cahil cesaretinin verdiği motivasyonla ,zihni sinir projelerini aratmayan değişken davalarında mecnun olmuş karakterler ard arda karşımıza çıkıyor.

    Devletin temsil ettiği, otoriter ve katı bir yönetim anlayışı yerine; kolektif ve doğaçlama kuralların bulunduğu bir sistemi tercih eden bir topluluk içinde geçiyor tüm olaylar.

    Masalsı, fizik ötesi olaylara veya teknolojik gelişmelere karşı topluluğun bakış açısı aynı: Önce tanımlanamayanın verdiği cazibe, mucize olarak kabul ediliyor. Çok kısa süre sonra ise hayatın doğal akışı gibi benimseniyor.

    Kitapta Ursula diye bir karakter var. Kitabı okuyanların bir mottosu olsa “ Öl artık be Ursula!” olurdu bence.

    Ancak; çok fazla karakter, birbirine benzeyen çok fazla isim ve birbirinden bağımsız çok fazla detay var.

    Okuyucu yoran ve okuyucunun odaklanmasını zorlaştıran bir anlatım tarzına sahip.

    Sözün özü; Ben de dahil, bir çok talibin Umman’a varamadan küçük göletlerde boğulmasına sebep oluyor.

    Çok sıkılarak okudum.

    300 sayfanın sonunda nefes alamaz hale gelince “ Hit the road Gabriel and don’t you come back,no more, no more, no more, no more…” demek zorunda kaldım.

    https://m.youtube.com/watch?v=Q8Tiz6INF7I
  • 360 syf.
    ·18 günde·Puan vermedi
    İlk Kingsman filmindeki kilise sahnesini seyrettiniz mi? ( Hadi gidin seyredin, ben bekliyorum.)

    Mekan farkı dışında kitabın giriş kısmında okuyacaklarınızın tasviri, Erol Evgin’in de dediği gibi,” işte öyle bir şey.”

    Kitaptaki çoğu cümle ,sokakta yürürken aniden karşımıza çıkan, vurucu duvar yazıları tadında. ( Yok, yok! Twitter’ın LIKE müptezeli olmuş zırvaları gibi değil.)

    Bırakın şiirlerini, soyadını bile anlayamadığımız, güzel bir adamın da bu kitabı okuma şansı olsaydı, herhalde şöyle bir yorumda bulunurdu: Yaptığı her bir benzetmeyi bir kere okuyayım desem, “iki”nin hatırı kalıyor; iki kere okuyayım desem, “üç”ün boyunu bükük.

    Sürprizlerle dolu bir kitap. Bir sonraki bölümü demiyorum, bir sonraki cümleyi bile tahmin edemiyoruz.

    Son olarak; kitabın ana karakterlerinden Refik Risk’in Allah’a “fısıldadığı” felsefe yüklü sözler, “mahallenin delisi” olarak göründüğünden ciddiye alınmayan, “mizah” dışında başka bir edebi türde söylenmeye cesaret edilebilir miydi diye düşündürüyor insanı.

    İnanç mantalitesinin, alış -veriş düzenine indirgenmesinde Tanrının hiç mi suçu yok diye soruyor, recm edilme korkusu olmayan naif bir eblehin cesaretiyle.
  • 360 syf.
    ·18 günde·İnceledi·Puan vermedi
  • 419 syf.
    ·28 günde·Puan vermedi
    Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabında, işleneceği herkes tarafından bilinen bir cinayet kitabın konusudur.

    Burada ise gerçek olaylardan esinlenilerek kurgulanan bir roman var.
    Bu yüzden çevireceğimiz her sayfanın öncesinde; “aha şimdi kıydılar, yok şimdi kıydılar” psikolojisi içindeki, yavru ceylan tedirginliği ile kitabı okuyoruz.

    Basit bir cinayet kitabı değil karşımızdaki aslında.

    Tıpkı, Banker Bilo filminde İlyas Salman’ın karşına geçip “Yaptım, evet yaptım, ama sor bir kere niye yaptım?” diyen Şener Şen gibi; yazar da bu iki insanın katil olma sürecini ilmik ilmik anlatıyor.

    Tek farkla tabi ki; hiçbir detay ilk örnekteki gibi size kahkaha attırmıyor.

    Bir diğer altı çizilen nokta ise “topluluğun” cinayetlere verdiği tepki.

    4 kişinin öldürülmesinin kasabada bıraktığı “kelebek etkisi”.

    Ve son olarak idam cezasından
    bahsediyor.

    Göze göz; dişe diş diyen Hammurabi kanunları yaklaşık dörtbin yıl öncesine uygun cezalar olduğu halde bir çok devlet; “sakın kimseyi öldürme. Birini öldürmek yasaktır. Eğer birini öldürürsen, seni çok kötü öldürürüm, ha!!!” demeye devam ediyor.
.
.
.
.
.
279 okur puanı
25 Tem 2013 tarihinde katıldı.

Şu anda okudukları 3 kitap

  • Her Güne Bir Masal
  • Kutsal Kitap
  • Kuran-ı Kerim Türkçe Meali

Okuduğu kitaplar 276 kitap

  • Zeytindağı
  • Piyasadan Büyük Alacağımız Var
  • Antika Titanik
  • Soğukkanlılıkla
  • Uçurtma Avcısı
  • 33 Stratejide Savaş
  • The Drop
  • Diriliş
  • Yalnızlıklar
  • Zarafet

Okuyacağı kitaplar 195 kitap

  • Abim Deniz
  • Büyük Argo Sözlüğü
  • O Geri Döndü
  • Hiçbir Şey İstememenin Mutluluğu
  • Mucize
  • Parfümün Dansı
  • Meryem'in Tanıklığı
  • Kapalıçarşı
  • Dayanacak Bir Bacak
  • Karısını Şapka Sanan Adam
Okur takip önerileri
Daha fazla