Kitabın başındaki “yazım şekli” hakkındaki uyarının ne kadar gerekli olduğunu, kitapta birazilerler ilerlemez anlıyorsunuz.
Tutunamayanlar kitabının bir bölümünde de buna benzer bir
“noktalama işaretsizliği” deneyimi yaşamıştım
.
Kitabı bitirdiğimde “görmek” eylemi diye bir konuda hiçbir fikrimizin olmadığı, görme yetimizin olmadığı bir dünya nasıl olur diye düşündüm. Çok sürmedi. Konun beni aştığını
anlayıp vazgeçtim.
Sokma ihtimaline karşı bir örümceği veya bir arıyı rahatlıkla öldürüp hayatımıza devam etmemiz gibi burada da nasıl bulaştığı anlaşılamayan bir salgın sebebiyle, dostlar, sevgililer,
en yakınlar, gözden ırak tutularak, bırakın vicdan azabını, görev bilinci ile ölüme terkediliyor.
Gregor Samsa’ya ailesinin reva gördüğü sonun benzeri bu insanlara da uygun görülüyordu.
Kendi kendilerine bir köşede ölüp “henüz” sağlıklılardan uzak olsunlar.
Konu çok özgün.
Kitap salgından sonra kör olan insanların kapatıldığı hastanelerden birine odaklanıyor. Ama asıl merak uyandıracak konu kitapta çok az yer alıyor.
Salgın ortaya çıktığında “henüz” sağlıklı insanların dünyasındaki değişime daha çok yer verilmesini isterdim.
Yani her an kör olma duygusu yaşayanların her nefesinde hissettikleri dehşet, ahlak ve toplumsal kurallardaki ani değişimin asıl değiştiği yer “dışarısı” kitapta yok.
Salgın her yere yayıldıktan sonra ancak şehirde neler olduğunu anlayabiliyoruz.
Böyle olunca da, Korkusuz Korkak filmindeki Mülayim karakterinin vakitsiz gelen para ile ilgili söylediği vecizeye benzer düşünceler okuyucunun kafasında dolaşıyor.
Körlerin hayatının cehenneme döndüğü bir gerçek. Ancak dışarıdakilerin hayatı ise arafa dönüyor. Araf ise , Dante’nin anlattığı Cehennemden bile daha kötü bir yerdir.
“Önce can sonra canan” realitesinin “yemişim cananı, sadece can”