Yakup Kadri ile Ahmet Hâşimin dostluklarını, aynı evde kaldıklarını ve müşterek bir ev hayali kurduklarını önceden biliyordum. Beşir Ayvazoğlundan okumuştum. Onu en yakından tanıyanlardan biriydi. Kitabı görünce ister istemez elim gitti. İnce belli bir kitap. Hemen alıverdim. Ya da şöyle diyeyim kendini bana aldırdı bu küçük kitap.
Ahmet Hâşim ile Fransız bir şairin karşılaştırıldığı bir kitapta daha önce hiç dikkatimi çekmeyen bir hususun altı çiziliyordu. Soruyorum: Ahmet Hâşimin kaç şiiri var? Günümüz şairlerine mukayese ile hiç denecek kadar az... Ama şir'iyetini hiç sorgulamam. Çünkü bana göre Hâşim bir "şair"dir müteşair değil!
Yakup Kadri diyor ki: "Ahmet Haşimle Izmirde bütün bir yıl geceli gündüzlü bir arada yaşadık. Bu müddet içinde bir defa ne bir mısra yazdığını, ne bir tek şiir okuduğunu gördüm. Ona göz ucuyla bakardım da "şi'ri kamer"i, "o belde"yi yazan adam sahiden bu adam mıdır derdim."
Bu nasıl şairdir? Uzun uzun yazılabilir belki. Ama O Belde gerçek bir şiirdir. Baudelaire'in Uzak İklim Kokusu isimli şiirine benzetenler vardır bu şiiri. Evet ben de benzetiyorum. Ama Haşim kelimelerden bir "O Belde" yaratmıştır. Âh "O Belde" diye iç geçirişini duydum @yazarıngüncesi nin. Katılıyorum abla!
Uzamadan bir kaç iktibas ile bitireyim:
Ölümünden iki gün önce karıma demişti ki:
Bazı gülerken, birden bire çenem sarkıyor? Acaba neden?
Neden olacak? Her ölünün çenesi sarkar. O da çoktan ölüydü. Yüzünde yaşayan sadece gözleriydi.
Sevgili ölü; mümkün olsaydı da, mezarına gittiğin gün, tabutundan başını kaldırıp arkana baksaydın millî ve resmi şereflerin hep bir arada, peşinden nasıl boş ve nafile yere sürüklenip gittiğini görecektin. Fakat, bütün bu kalabalık, bir yaz gününün sonunda "ağır ağır" çıktığın "merdivenlerde" eteklerini dolduran "güneş rengi bir yığın yaprak" tan ne daha güzel, ne daha manalı idi.
Yakup Kadri Haşim için hemen her yüksek sanat adamı bizde bir bakıma münzevidir ama Haşimde bu daha fazla hissedilir der. Hatta onu bir çöl çocuğu kadar vahşi olduğunu ifade eder ve Haşim hayatta olsaydı bu cümleyi kuramayacağını itiraf eder. Çünkü Hâşim kesinlikle Araplığına bir telmih olduğunu düşünüp kırılacaktır.
Zavallı Haşim, bir bankanın kendisine yol verilen bir memuru iken, onlar müdir-i umumiliklere kondular. Zavallı Haşim, orta mekteplerde ders vereyim diye sürüm sürüm sürünürken, onlar professor kürsülerini işgal ettiler ve o müthiş hastalığını tedavi ettirmek için kısa bir Avrupa seyahati imkanını dilenirken, ciğeri beş para etmez, sırf adale ve etten mürekkep inkılap soyguncuları Londra'nın, Paris'in, Berlin'in en muhteşem otellerinde, en konforlu daireleri kiralıyorlar ve en lüks su şehirlerinde rakıdan, şampanyadan yıpranmış böbreklerini en son, en pahalı kür usulleriyle tamire çalışıyorlardı.
İnsanı ölmekten alıkoyan ve bir yarım hayat içinde bunalmış bırakan tıbba lanet ediyorum.