Bu erken doğan tarihçiler işlerinde çok titizlermiş. Bilgileri olayların içinde olmalarından kaynaklanıyor. Gerçekler üzerine, sözlü tarihle çalışarak ve zaman ile dine saygının, olmuş ile olabilecek arasındaki ince çizgiyi bulanıklaştıran, hafızayı yanıltma eğilimini akılda tutup çok iyi bilerek yazmışlar. Hata yaptıklarındaysa bunun nedeni yargılarından ziyade, mahsus çok ayrıntılı çalıştıktan içindi. Okurken insan bu yazarların bir yanda tarihe diğer yandaysa geleneklere karşı olan sorumluluklarının bilincinde ve ince çizgi üzerinde yürüdüklerini hissediyor. Tarih ile inanç arasında kurulan bu hassas denge mutlak gerçeğin muğlaklığının farkında olmalarıyla el ele yol alıyor; bu kendi zamanlarının sözlü geleneğinde olduğu kadar günümüzün haddinden fazla yayım yapılan dünyasında da kaygan bir zemin olma niteliğini sürdürüyor. O zamanlar bilgiden medet ummak yerine birbiriyle çatışan rivayetler ekleyip kendi görüşlerini de belirtmiş olmalarına rağmen son kararı okurlarına bırakmışlar. Örneğin İbni İshâk'ın tüm çalışmalarında "iddia edildiği üzere" ve "bana böyle söylenmişti" gibisinden cümlecikler bulunmaktadır. Hatta birkaç görgü tanığının rivayetleri birbirileriyle çeliştiğinde de, genellikle "Allah bilir" nidasını söylediğimiz çaresizlik anlarına benzer şekilde "Bunlardan hangisinin doğru olduğundan yalnızca Allah anin olabilir. " diye bağlar konuyu