Gönderi

6. Hikaye Tamamlama Etkinliği
Hikayemiz bu ileti altından yürütülecektir. Bu ileti altına hikaye haricinde lütfen yorum yazmayalım. Hikaye Hakkında Yorumlar ve Yazım Sırası İçin: #9539599
Etkinlik
··
36 Gösterim
12 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Uğur
Gönderi Sahibi
Kağıda Bakarken… Gece yarısı olmasına, bir saati oluşturan dakikaların toplamından üç tane daha olması lazımdı. Dışarıdaki soğuğa aldırmadan (gerçi soğuk havada yürümeyi daha çok severdim ya) artık alışagelmiş İstanbul’u izleyerek yürüyüşlerime bir yenisini daha eklemek istiyordum. Trençkotumu giymiş, yakasını kaldırıp, üstüne de atkımı hafif bir şekilde sararak kendimi günün yorgunluğunu atmaya çalışan İstanbul sokaklarına bırakmıştım. Mektubu okumadan, okuyamadan kendimi dışarı atmıştım. “Kar yağıyordu dışarda, mektubun yeni gelmiş, İstanbul kokuyordu.” Bulunduğum durum Behçet Aysan’ın sözlerine ne kadar da uyuyordu. Bu havalarda yürümek beni daha çok düşündürtüyor anılarıma daha çok götürüyordu, aynı Nazım Hikmet’in dediği gibi “Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum”. Evimden çıkar çıkmaz sanki günün ilk sıkıntılarını atlattığımı ve bunu yapmak için fazla da bir güç harcamadığımı düşünürken, yolunda gitmeyen o işlerin yolunda gidiyormuşçasına düşünerek karlı İstanbul sokağına ilk adımımı attım. İstanbul’un gündüzü ayrı bir çile iken en azından akşamları ve geceleri her yerde olmasa da belli başlı bölgeler, sabahının aksine o çileden uzaklaşıp güzel oluyordu, insana huzur veriyordu. Hani olur ya İstanbul’un güzel bir yerinde güzel bir manzarasına bakarken, daha doğrusu hayranlıkla durup usulce Şehr-i İstanbul’u izlerken: “Zamanında bu topraklar için bu savaşlar boşuna yapılmamış” diye dile getiririz. Hemen arkasından da “değil burasını yaşanılacak bir şehir olarak düşünmek, adım atmanın bile bir mağlubiyet olduğunu, güzelliğinin bile artık sözde kaldığını, acaba bu kadar trafik olacağını, bu derecede kurt kapanı olacağını bilseydi, Sultan Mehmet fetheder miydi İstanbul’u?” diye, yarı mizah yarı sitem ile de hiç ara vermeden söyleniriz. Karar veremeyiz bir türlü. Delik deşik asfaltlarımızda bu çilekeşi çekerken, Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra Ayasofya Kilisesi’ne girip Hristiyan aleminde çok önemli olan bu eseri camileştirirken: insanların gün gelecek de buraya delik deşik asfaltlar ile ne şekilde gelebileceğimizi hiç aklına getirmiş miydi acaba? Keşke getirseydi diyorum. İkindi saatinden beri yağan kar (sanırım kerahat vaktinde daha da hızlanmıştı) artık asfalt üzerinde hakimiyetini iyice kurmaya başlamış, asfaltın rengi kendini gösteremez olmuştu. Kar, yazarın da dediği gibi gerçekten de şehrin kirinin, çamurunun ve karanlığın, örtülerek unutulduğu bir saflık duygusu uyandırıyordu, özellikle de güneş batıp akşam olunca bu duyguyu daha da yoğun hissettiriyordu. Kar taneleri yavaş bir şekilde yerlere düşüyor, hafif bir şekilde sardığım atkımın arasından geçip ensemde az da olsa onu, onları hissediyordum; esen hafif rüzgar kar tanelerini uyumlu bir şekilde dans ettiriyor ve yerdeki birikmiş karın üstüne düşüş açılarını değiştiriyordu. Rüzgar vardı ama çok da rahatsız etmiyordu insanı, ince trençkotumla beraber en azından soğuğa karşı dayanabiliyordum. Bedenim, tam manası ile üşümüyordu ama adım attıkça zavallı ayaklarım birikmiş karlara uyguladığı baskı sonucu karlar kenarlara açılıyor, ayakkabılarımın üzerindeki oluşan ıslaklık kendini belli ediyor ve her adımında sadece ayaklarımda soğuğu hissediyordum. Aldırmamaya, bu güzel havada biraz daha yürümeye devam edecektim, dediğim gibi zaten soğuk havada özellikle de karda yürümeyi daha çok seviyordum. Biraz daha yürümüş ciğerlerimdeki hareketlenmeyi hissetmeye başlamıştım, tabii ki bunda soğukta yürümenin de etkisi vardı. Derince, sanki içimdeki dertleri dışarı atar bir şekilde nefes alıp verirken ellerimi cebimden çıkardım ve ellerim ile beraber cebimden çıkardığım sigara paketinden şanslı olan o bir taneyi çıkartıp yakmaya çalıştım. Biraz zor yanacak gibiydi, hem çakmağımın kalitesizliği olsun hem de esen bu rüzgar sayesinde ellerimi minik bir kuş yavrusunu avucumda tutar gibi ya da geçenlerde yani geçtiğimiz mayıs ayında yavrulayan kedimin daha 10 dakikalık yavrusunu tutar gibi elimi siper edip ateşi yakabilmiş sigaramdan derin bir nefes çekmiştim. Boğazımda derin bir yanma hissetmiş ve bu yanma ciğerlerime kadar gitmişti. Sigaramı değiştirmeliydim artık, biraz daha hafif olanını içersem daha iyi olacağını düşünüyordum. Evet haklısınız hem yürümenin etkisi olsun hem de soğuk havada nefes alıp vermenin etkisinden ötürü olsun daha da ağır gelmiş olabilirdi. Yok hayır bırakmayı düşünmüyorum. Hem bu sigara benim uğurlu sigaramdı. Sigaramdan derin bir nefes çekip, soğuk ve temiz havayı dişlerimin arasından sigara dumanı ile beraber içime çekerken düşüncelerim az da olsa kendini rahatlatabiliyordu. Ciğerlerimi kasan ve yakan dumanı soğuk ile beraber daha belirgin şekilde ciğerlerimden dışarı bırakırken, önümde, köşedeki aracın arkasından çıkan kısa boylu bir adam ağır aksak yürüyor, yürürken de hırıltılı bir şekilde öksürüyordu. Aklıma Karamazov Kardeşler’de okuduğum bir bölüm geldi. Ben bu adama gidip bir tane vurayım da yerdeki karların üstüne düşüversin, sarhoş sarhoş hırıltılı bir şekilde söylensin, karın üstünden de kalkamasın diye düşünmeye başlamış ve kendime de hafifçe gülmüştüm. Her nefesimde tükenen sigaramdan bir nefes daha çekip yanından geçmekte olduğum sokak lambasına başımı kaldırıp baktığımda, kar taneleri sanki düşerken büyüyor gibi gelmişti gözlerime ve yüzüme yaklaşan kar tanelerine ne hikmetse sigara dumanımı üflemeye çalışıyordum… Kağıttan Bakarken Ne kadar zamandır başımı sokak lambasına kaldırmış ve büyüyen kar tanelerine bakar şekilde ve o kar tanelerine sigara dumanımı üfleyerek beklediğimi bilmiyorum. Tek bildiğim, belki de bana bakılmadığı bir süre kadar bir masanın üstünde, birkaç adet temiz ve kullanılmış kağıt müsveddelerinin en üstünde ve içinde beklediğim. Alt kısma doğru, beni içinde tutan kağıdın uç kısmının üstünde kirli bir kül tabağı olduğu ve biraz yanımızda da Adler marka bir daktilo olduğu. Aslında tam olarak ne olduğumu da bilmiyorum, bir roman karakteri mi yoksa hikaye karakteri miyim? Belki de öylesine yazılmış ve üstünde uzun zamanlarca düşünülmesi gereken bir karakterim ve ne olduğuma da sanırsam yazarım tarafından da hala karar verilememişim. Uzun zamandır bu şekilde bekliyorum, bekliyoruz. Tam karşımda bilgisayar olmasına rağmen yukarıda da dediğim gibi Adler marka bir daktilo ile yazılıyorum, yazılıyordum, yazılmıştım. Geçenlerde, geçenlerde dediğim de bayağı bir fazlaca karanlık vakit öncesi yazarım, bir tanıdığına, köye gittiğimde dedemin evinin çatı arasında bu daktiloyu buldum ve baktım ki çalışıyor, istedim dedemden, sağ olsun verdi dedem de ve aldım getirdim, aklıma da estikçe bir şeyler yazıyorum işte demişti. Sormamıştı arkadaşı ne yazıyorsun diye, belki o zaman yazarım tekrardan hatırlamak isterdi beni ya da gerçekten unutmuş muydu? Sanırsam, Alman Tankı denildiğini duyduğum bu daktilo yazarımın arkadaşının dikkatini çekmiş, sonra odaya gelip daktiloyu incelemişlerdi. O esnada uzun zamandır görmediğim yazarımı görünce umutlanmış ve sevinmiştim. Aklına gelir miydim acaba? Hem karlı bir kurgunun içinde, hem de başlanmış ve devam edilmeyen kurgunun içinde tek bir karakter olarak kaldığımdan daha da zordu her şey. Ben umutlu bir şekilde beklerken yazarım ise sadece gözünün ucuyla bana bakmış, yazdıklarının bir kelimesini bile okumamış ve arkadaşının görmek istememesi gibi masa üstünde biraz daha ileri itmişti beni. Bir kelimemi bile okusaydı o esnada hissederdim gerçekten. Sonuçta siz okurlar, okuduğunuzda ne kadar çılgınca zevk alıyorsunuz da biz okununca ve okunup beğenildikçe zevk almama gibi bir durumumuz olabilir mi? Yazarım bizi ittikten sonra kağıdımın bir ucu masanın köşesinden sarkarken bir cisim bize sürtüyor ve hıyyt hıyyt sesleri çıkarıyordu. Baktığımda evin kedisi patisi ile bizi dürtüyor ve eline geçirmeye çalışıyordu. Umarım aşağı çekemez ve umarım bizimle oynayamazdı. Yoksa unutulmuş olan bize zarar gelince tamamen kaybolur ve giderdik. Neyse ki bizimle oynamamış, yazarım ve arkadaşı odadan çıkarlarken kedi de miyavlayarak arkalarından gitmişti. Biz derken sevgili okur anladığınızı düşünüyorum ama yine de açıklayayım, yazılmış olan kağıtlar ve kağıtların içindeki ben tabii. Kağıtlar zaten genelde bir köşede beklemeye alışıktırlar ama ben uzun bir süredir sokak lambasına bakıp bekliyorum. Yazarım, o son görüşmemizin üstünden o kadar vakit geçti ama hala bize hiç uğramadı. Sadece yakın bir zamanda, güneş üstümüze vurup bizi sarartmaya niyetlenmişken odaya bir sebepten dolayı girmiş, elindeki sigarasını üstümüzde duran kirli kül tabağına ufak bir vuruş ile külünü silkmişti ve dönüp bakmamıştı bile… Bir dakika, bir dakika! Bir sesler duyuyorum ve sanırsam bu tarafa geliyor.
Üflüyordumda sonra önüme bakıp yürüdüm adam gördüm yürürken o adamdı demin gördüğüm tekme sonucu düşecek karamazov kardeşler diyecektim her şeyde güzel olacak karamazov kardeşlermi diyecektim yoksa gerçektende selam verip birbirimize sigaramdan nefes alacaktım kar yağıyordu güzeldi yağması hava temiz olur düşünceler rahatlardı düşünceleri rahat bırakır karla karışırdı bir nefes daha çektim üfledim içimden dışarı (ne oluyor lütfen sakin) dilimde kuru bir tat kalmış sanki mayhoşlaştırmıştı adama döndüm nasılsın dedim üfledim bir nefes daha nasılsın dememe bile hırıltılı öksürükle cevap verdi anlamadım ne dediğini ayaklarım ıslanmış üşüyordu sanki (sakin ol lütfen daha güzel yazabilirsin) adım attıkça kar sesleri ile beraber adam öksürüyor dönüp bakıyor ayaklarım ile yoluna devam ediyordu (şimdi yazmak zorunda değilsin) sanki ayaklarım yürüdükçe adamda yürüyordu çektim bir nefes daha yarı burnumdam bir tane daha öksürdü yarı ağzımdan dışarı bir türkü söylüyordu sanki üfledim sonra dertli dertli dumanımı evet evet türkü söylüyordu (şimdi yazmak zorunda değilsin) hangi türkü olduğunu anlamıyor bir nefes daha çektim öksürüyordu çünkü boğazında bir şey takılmış gibi hırıltılı soğuk hava ile ciğerlerime vuruyor türkünün ne olduğunu anlamıyor (tamam yaz o zaman sen bilirsin) belkide kendince birşeyler mırıldanıyordu bende nefesimi dışarı veriyordum bitmek üzereydi sigaram bitmişti adamın mırıldanışı bitmişti birçokşey bitmişti devamda ediyor olabilirdi Kağıttan Bakarken Çok sinirli ya da gergindi sanki bu sefer, yazarken daktilonun harflerine bir şeyler kusuyor gibi sinirini atıyordu. Sanki içinde bir şey daha çok dert oldukça yazmaya niyetleniyor gibiydi ama bu seferki durum çok farklıydı gerçekten. Şu an bana bakıyor ve bana içirttiği gibi efkarlı bir şekilde sigara içiyor sanki sigarasına ortak olmamı ister gibi dumanını bana üflüyordu. Yalnız bir sesler duyuyorum aralarda, bu sesler anlamlı ve tane tane yazarımın ağzından dökülen cümlelerdi. Konuşuyordu evet yazarım benimle konuşuyordu. - Evet trençkotlu karakterim nasıl yazayım seni? Kendi dertlerime ortak olarak seni daha fazla bekletmek istemiyorum. Seni bitireyim mi yoksa kalmak ister misin bu şekil? Benimle gerçekten konuşmak mı istiyordu yoksa kendi kendine mi konuşuyordu, cevap versem duyar mıydı beni? Neden bir yazar oluşturduğu karakteri ile konuşamasın ki? Elbette konuşurdu, ben ona aittim ama bazen o kadar sert oluyordu ki bana karşı, şimdi bu şekilde konuşması beni daha çok hayrete düşürdü. Belki de gerçekten yazmak istiyordu bu öyküyü. Beni hem seviyor hem de nefret ediyor gibiydi sanki. Bense ona nedense karşılıksız bir sevgi besliyordum; çünkü onun sayesinde buradaydım ve onun sayesinde de beni tanıyorsunuz. Merak ediyorum acaba bu hikaye bitmiş olsa ve ben raflarda yerimi alsam sevilen bir karakter olabilir miydim? Size soruyorum sevgili okur evet evet size, beni sever miydiniz? Beni sevmenizi çok isterdim, ruhu olan herkes sevilmeye nasıl muhtaç ise evet ben de öyle sevgiye muhtacım; ama bu şekilde düşündükçe de kesinlikle ne sevilen ne de akılda kalan bir karakter olamayacağımı da biliyorum. Oysa bir Raskolnikov, Bazarov, Bay C, Mr. Darcy olmak kim istemez ki? Benim de hayattan beklentim bu işte, şimdi bana kesin gülüyorsunuzdur. İstediğiniz gibi gülebilirsiniz okuyucum size her şey hatta her şeyler serbest. Neden bu kadar çok konuştum bilmiyorum ama sanki sona yaklaştık öyle hissediyorum ya siz ne hissediyorsunuz? Yazarım benden cevap bekliyormuş gibiydi, konuşsam mı acaba? Beni duyamadıktan sonra ne faydası olacak ki... - Evet sana soruyorum karakterim nasıl yazayım seni? - Eee beni beni duyabiliyor musun? Kekeleyerek ağzımdan birkaç kelime çıktı ama duymadı beni çok iyi biliyorum, cevabını bekliyorum hadi konuş benimle günler sonra ilk defa bu kadar keyifliyim diyordum ama yine de cevap alamıyordum. Minderinde yatan o gıcık kedi bile sevimli gelmeye başlamıştı artık bana (itiraf etmek gerekirse de hiç de gıcık değil aksine çok sevimli ama sanırım yazar sadece beni sevsin istiyordum diye sevmiyordum onu.) Yazarım bir şeyler diyor işte yine konuştu benimle - Uzun zamandır bekliyorsun, bir köşede kendi dertlerim yüzümden seni boşladım, biliyorum sen de benim gibi yalnızsın. Değişik ama tam olarak anlayamadığım bir tondu vardı sesinde. - Hayır yalnız değiliz, ben varım, bir anlatsan bana kendini. (duymuyordu ki) Ding Dong. Bu da ne kapı çalındı, hiç alışkın değilim bu zil sesine yabancı geliyor bu ses bana, hiç duymuyoruz ki, yazarım da ben de yalnızlığa mahkum kişileriz sadece arada eve gelen bir arkadaşı var o da çok nadirdir. Yazarım isteksizce kapıyı açmaya gitti. Görüyorsunuz ya bendeki talihi yine yarım bırakıldım ama bana üzülmenizi asla istemiyorum okuyucularım çünkü bugün keyfimi hiç kimse bozamaz, ki bu sözü dediğim an pişman oldum ve keyfim kaçtı ve bir kez daha anladım ki insanoğlunun düştüğü o hataya ben de düştüm. Bugün benim en kötü günümmüş meğer nereden bilebilirdim ki. İlk defa gördüm onu, kırmızı ojeli kadını ve hemen anladım bir daha ne yazarım ne de ben eskisi gibi olamayacağız. Bir kadının ayak seslerinin parkenin üzerinde bıraktığı o tık tık sesi nedense kulağa çok hoş geliyordu. Sizin için de geçerli mi bu durum bilmiyorum ama eminim benim gibi düşünenler de vardır aranızda. İçeri girdiler ahhh yazarımın halini görmelisiniz, acı çekiyor resmen. Az önceki neşesi kesinlikle gitmişti. Kimdi bu kadın, yazarımın üzerindeki etkisi neydi böyle? Anında nefret ettim, neydi bu kırmızı ojeli kadınlardan çektiğimiz. Bir şeyler konuşuyorlar ama duyamıyorum, onun nesini seviyor acaba diyorum, ondan ayrıldıktan sonra ölü gibi hiçbir şeyden keyif almıyor, o yoksa yaşayamayacakmış gibi hissediyordu kendini. Bu size birini hatırlattı mı? Evet kırmızı ojeli kadın bana da çok yaklaşmıştı. Kapının kapanma sesini duydum, kaç dakika geçmişti acaba? Ben düşüncelerdeyken yazarım bana doğru yürüyor ama sanki bir enkaz gibi hissettiklerinin aynısını ben de hissediyordum artık. Daktilonun başına geldi ve şöyle bir çarpık gülümseme ile parmaklarını üzerinde dolaştırdı. Sona çok yaklaşmıştık sanki ve bir veda gülümsemesi gibiydi tavrı. Bizi kimse bilmeyecek, yazarımı kimse tanımayacak ne de ben o istediğim çok sevilen karakter olabilecektim, galiba veda vakti gelmişti artık. - Orda mısın? Sanırım seni bitirmemek en iyisi. Zaten hiçbir şey yarım kalmaz sadece ortasından bitirilir. Bana sesleniyor yazarım, tabii gideceği yere beni de götürecek, bensiz yapamaz çünkü bu yolda onunla birdik biz. - Buradayım hiç gitmedim ki zaten. Hep bekliyorum, sokak lambasına ne kadar süre bakarak beklediğimi en iyi sen bilirsin. (Keşke duyabilseydi beni.) Kısa bir şekilde gülümsedi. Yaşlanmıştı sanki yazarım. Neden bu derece bilinmezlik içindeydi acaba? Ayağa kalktı ve odanın içinde kısa bir tur atarken tüm odayı gözleri ile taradı, sanki yitip gitmeden önce tüm çevresini son bir kare içine almak ister gibiydi. Beni fazla hatırlamasa da sanki az da olsa beraber geçirilen zamanların anısına hatıra almak ister gibiydi. Sanki aklına birden bir düşünce gelmiş gibi hızlıca geri dönüp gerisin geri masaya geldi. Daktilo üstünde parmakları kısaca bir gezindi ve tekrardan gülümseyerek masadan kalktı, kediyi dışarı çıkarmaya gitti çünkü onu da yanımızda götüremezdik. Tek başına sokakta kalacak ama eminim alışır buna kedicik. Sanırım onu özleyeceğim. Okurum eminim çok merak ediyorsunuz biliyorum, ne oldu aralarında o kırmızı ojeli kadınla diye. Ama okurum üzgünüm bunu hiç bilemeyeceksiniz; belki gazetelerden okuyabilirsiniz sığ bir haber yazısıyla. Az bir vakit sonrası yazarım geri geldi ve trençkotu üstündeydi. Niye giydi ki acaba, ihtiyacı yoktu gideceğimiz yerde ama neden giydiğini siz biliyorsunuzdur artık. Camı açtı ve soğuk hava içeriyi doldurdu. Temiz ve soğuk havayı çektik içimize, bir güzel seviyorduk soğuk havaları. Masaya geri döndü ve beni de eline aldı, birazcık düzenleyip cama yaklaştı. Boşluğa bıraktık kendimizi huşu içinde ikimizde çok mutluyuz emin olun. Bizim için üzülmeyin ben çok mutluyum artık; çünkü sanırsam beni seviyorsunuz artık ve sevilen bir karakter oldum sizin için. Ölümüme üzülüyorsunuz, belki ağlayanlarınız bile olur (çok mu abarttım) aklınızda yer edinirim. Bir roman karakterinin de istediği bu değil mi? Ben de onu kazanmış oldum işte sizin sevdiğiniz unutamadığınız bir karakter oldum beni unutmayacaksınız bir avuç sevgili dostlarım.
Hayatimda hic bir zaman dunyayi bir kadinin gozlerinde bulacagimi, ve o gozler kapandiginda dunyami kaybedecegime inanmamistim. Hayatimda hic bir zaman bir kadini kendimden daha cok sevebilecegime inanmamistim. Hayatimda hic bir zaman bir kadinin hayatiyla hayatimi anlamlandiracagimi, olumuyle de olumu arayacagimi dusunmemistim. Ben hic bir zaman aska inanmamistim, ve hic bir zaman olumun bir tercih olabilecegine inanmamistim. Olum… Senden korkmuyorum. Ve seni kucakliyorum tum varligimla. Olum… Bilinmeyen o soguk karanliginla gel ve o son trendeki o son bileti bana ver. Olum… Kalbimdeki aciyi bir omur tasimaktansa seni terch edecek kadar bencilim iste. Uzerimdeki ortuyu siyirip yataktan kalktim. Henuz ufuktan agir agir yukselen gunes tum odami kan kizilina boyamisti. “Kizil bir gunes doguyorsa, gece bir yerlerde kan dokulmustur” derdi buyuklerim, ya da sevgilim, ya da bir film karakteri; olume bu kadar yakinken ne onemi var ki kimin dediginin veya gercekten dokulup dokulmediginin. Birazdan nasilsa dokulecek… Agir adimlarla pencereye ilerledim ve usulca actim. Sabahin taze ve buz gibi kokusunu duydum son defa. Geceki kar, iyice azalmis kucuk kucuk suzulen buz parcalarina donmustu. Agir agir suzulen tanelerin ahengini bozmamaya calisircasina, ben de usul usul pervaza tirmandim. Soguk bir ruzgar sanki beni odamin guvenli sicagina geri itermis gibi sertce esti. Ama beni bekleyen bir sevgili, kacirilmayacak o son tren ve bana seslenen bir olum vardi. Sag ayagimi bosluga dogru uzattim ve ellerimi birakarak kendimi bosluga dogru… Kagittan bakarken “Dur, lutfen dur, yalvaririm dur. Olmek istemiyorum henuz.” diye sessiz cigliklar atarken ben hic kimsenin duymadigi, yazarim sanki hislerimi anlamiscasina durdu. Hisimla masadan kalkarken sandelyesi yere devrildi. Cikan gurultuyle sominenin onunde tembelce uyuklayan kedi korkuyla yerinden firlayarak odadan kacti. Yarattigi ruzgarla da sayfalarimi dalgalandirdi. Ne kadar kirilgan, ne kadar hassas da olsam, tum hayatim ve olumum bile kendini tanrim sanan bir adamin ellerinde bile olsa hala hayattaydim ya, buna da sukur… Yazarimin aklindan gecenleri okumak isterdim. Lanet olsun, havada asili kaldim ve bundan sonra yazacagi ilk harf benim olumum olacak. Bir insanin hayatini sona erdirme karari vermek bu kadar mi kolay verilir? Bu kadar mi kolay oldurebilmek? Yazar, tekrar masaya dogru geldi ve daktilonun yanina dogru uzandi. Acilmamis bir mektuptu bu, daha evvel dikkatimi cekmemis olan. Elinde mektupla odada volta atmaya basladi. Onumden her gecisinde beni nasil hayata dondurebilecegini dusunuyordum umutla. Henuz odamin katindan bahsetmemisti mesela, birinci kattan atlasam ufak siyriklar ile atlatabilirdim pekala. Veya gece boyu yagan karlar, binanin onunde bir tepecik olusturmus olabilirdi ve uzerine dogru yumusak bir inis gerceklestirebilirdim. Yazarim hala elinde acilmamis olan zarfla basimda dikilmeye basladi. Sanki yasam ve olum kararini benim icin degil kendi icin veriyordu. Ve o beklerken, ben sanirim su boktan boslukta kalp krizi gecirecegim. Derin bir nefes alip halayanmakta olan somineye dogru ilerledi, elindeki zarfi dudaklarina goturdu, optu ve atese atti. Dudaklarindan dokulen iki kelime gorur gibi oldum, “Hoscakal Nevin” Ve ardindan en az 233 derece olan o ateste kagidin citirdamasini duydum. Yazarim yine bana yaklasti; suratinda, yalnizca benim gorebilecegim ve yalnizca benim anlayabilecegim bir ruya kadar silik, ve bir kabus kadar karanlik bir gulumseme vardi. Uzerinde var oldugum, yasadigim, ve olmek uzere askida bekledigim adeta arafta kaldigim kagidi daktilodan cikardi: burusturup, ben daha ne yapacagini anlayamadan, tamamen kule donmus ve tutmekte olan mektubun yanina, o en az 233 derece sicakliktaki atese atti. Once yandim. Ardindan, beni olume cagiran derin bir ask acisi icimi burktu. Sonra bir mektup gecti elime, bir tren cikti mektuptan ve gecti gozlerimin onunden. Bir cift yesil goz gulumsedi bana, kirmizi ojeli elleriyle ellerimi tutarken. Avuclarindaki ellerim sogudu, kizin elleri kaybolurken usuyen ellerimi treckotumun ceplerine soktum. Geceydi ve kar yagiyordu. Ictigim sigara bogazimi yakti, sigaranin uguruna inandim. Ve gozlerim, bir sokak lambasinin parlakligina dikilmis, dokulen iri kar tanelerini izliyordu… Kagida bakarken Her nefesimde tükenen sigaramdan bir nefes daha çekip yanından geçmekte olduğum sokak lambasına başımı kaldırıp baktığımda, kar taneleri sanki düşerken büyüyor gibi gelmişti gözlerime ve yüzüme yaklaşan kar tanelerine ne hikmetse sigara dumanımı üflemeye çalışıyordum…
Kağıttan Bakarken; Günlerdir düşüncelerime mahkum edilmiş bir şekilde yazılmayı bekliyorum. Yazarım beni düşüncelerime mi terk etti yoksa düşünceleri mi terk ettirdi ona beni bilemiyorum. Ölüp ölmeme kararsızlığı yaşıyorum hiçbir ilerleme olmadan. Yazarım bana neyi seçtirecek bilmiyorum ama sona yaklaştığımızı hissediyorum. Yazarımın acı çekmesini istemiyorum çünkü o acı çektikçe ben de acı çekiyorum. Eğer benim ölümüm onun içindeki acı çeken adamı öldürecekse ölmeye hazırım. Hiç yoktan ikimizden biri kurtulmalı bu ızdıraptan. Aradan saatler geçiyor, güneş ışıklarının üstümden bir kez daha geçip gittiğini görüyorum. Yazarım bana doğru yaklaşıyor. Sanırım yazacak yeniden. İçimi bir heyecan kaplıyor sonunda diyorum akibetimi göreceğim. Kağıda Bakarken; Sarhoş değilim. Beni alıp bulunduğum yerden uzaklara götürmesi için sığındım ve kaçıncısını içtiğimi bilmedim içki dolu bardağa bakarken bunları düşünüyorum: sarhoş değilim. Pencerenin pervazına yaslanmış sokak lambasının izin verdiği kadarıyla karı izliyorum. Gözlerim ne kadarını görüyor emin değilim. Düşündüğüm şey neden sarhoş olamadığım. Ben sarhoş olmak ve kendimi bile unutmak istiyorum. Parmaklarımın arasındaki yanma hissine başımı çevirince sigaramın bir kez daha sonuna geldiğini fark ediyorum. Acı dolu bir gülüş kavrıyor dudaklarımı. İçimdeki ateş, içimdeki acı o kadar canımı yakıyor ki sigara yanığını bir hiç olarak görüyorum. İçki dolu bardağı kafama dikip sigarayı içine atıyorum. Gerçeklerden, içimdeki yangından ve en önemlisi cevabını bilmediğim o sorudan kaçmak için daha fazlasına ihtiyaç duyuyorum. Yüreğimi bir el öyle sıkıyor ki ne yaptığımı düşünmeden şişeye uzanıyor kafama dikip içiyorum soluksuz kalana kadar. Bir çuval gibi yığıldığım koltuğumda bir elimde içki şişesi bir elimde yokluk, kalbimde ise o yokluğun verdiği acıyla uyku ile uyanıklık arasında bir hayale dalıyorum. Bana hayal gibi geliyor ama geçmişten bir gündeyim biliyorum. Sıradan bir gün ama benim için her günden daha değerli şimdi. Ensemde küçücük dudaklarının bıraktığı öpücükle uyanıyorum. Tatlı bir gülüşle ona dönüyorum gözlerim yeşil gözlerini kavrıyor. Aynı gülüş onun gözlerinde... O çok sevdiğim yeşillerinin harelerinden saçılan ışıkları yudumluyorum gözlerimle. Kırmızı ojeli bembeyaz elleri yanağımla buluşuyor. Narin sesi yankılanıyor sonra dudaklarından çıkıp tüm odada, kalbimde, ruhumda: Günaydın sevgilim. Günaydın. Sevgilim. Günaydın.. Günaydın.. Gün ayıyor mu gerçekten? Gözlerimi aralıyorum güç bela. Sahip olduğum her şey o kadar ağır geliyor ki varlığıma, taşımaktan yorgun düştüğümü anlıyorum. Gün aymamış. Her şey bıraktığım gibi, kalbimdeki acı da katlandıkça katlanıyor. Karanlığa çeviyorum başımı gözlerim en ufak bir aydınlığa dahi tammül edemiyor. Onu özlüyorum.. Onu deli gibi özlüyorum.. Bu düşünceyle berber yüreğimi sıkan el kafi gelmeyecek ki gücünü arttırdıkça artırıyor. Nefesim yetmiyor ciğerlerime. O an anlıyorum; acıdan ölünebilse şimdi öleceğim. Belki de diyorum; ölmeliyim. Kulaklarımda bir uğultu, tren seslerini duyuyorum. Ninni gibi geliyor kan revan yüreğime. Tatlı bir uykunun daha kollarına daldığımı hissediyorum.
Hayat o kadar acımasız ki kaç defa bu dünyadan göçmek istiyorum ama bazen de o kadar güzel geliyor ki sonsuza kadar yaşamak istiyorum. İşte şu anki duygularım hayatın güzelliğinden ziyade acımasızlığı. Hayatıma giren en büyük güzelliğin elimden alınması ve bunun için zerre kadar bir şey yapamamanın da azabı ile birlikte kendimi de bu trene atmak istiyorum. Bunu yapabilir miyim? İşte bunu bilemiyorum. Ölmek, bu hayattan göçmek, dediğim gibi defalarca düşündüğüm bir konu hatta ve hatta saçma nedenlerden dolayı da teşebbüste bulunmaktan çekinmeyip denediğim ve maalesef başaramadığım bir mevzu. Başarısızlıklarımda hayata daha sıkı sarılsamda ardından daha büyük acılarla da karşılaşabiliyorum ama bu acı en fenası, en vahimi, en acısı ve en dayanılmazı. Sevdiğiniz biri size uzaksa ve ulaşılmazsa bile hayatta ise bir nebze içiniz rahattır birincisi o kişi yaşıyordur ve ikincisi bu kişiye bir şekilde ulaşabilme şansınız vardır. Bununla birlikte bu kişi yaşamıyorsa ne yaparsanız yapın nafiledir ancak Allah’a o kişi için bolca dua edersiniz . Ettiğiniz dualarda onu görebilmeyi ne kadar istediğinizi de söylersiniz ve belki onu rüyanızda bile görebilirsiniz ama hepsi bu. Yaşadığınız müddetçe o kişiyi görememenin acısını yaşamak gerçekten de çok kötü bir durum. Yaşıyorum belki ama acılarla, yaşıyorum belki ama ızdırapla, yaşıyorum belki ama hüzünlerle... Onu her hatırladığımda kalbimin sıkışması ve gözlerimin dolması beni rahatlatmıyor. Yaşadıklarımızı hatırlayınca evet duygusallaşıyorum ama güzellikler beni açıkçası mutlu da ediyor ve yüzüme bir tebessüm geliyor. Belki yaşamak istiyorum ya da ölmek bunu bilemesem de en iyi bildiğim onu çok sevdiğim ve bu sevgiyi sonsuza kadar yaşatma isteğim.
Reklam
Çünkü bende seni seviyorum hatta senin için ölümü göze alacak kadar çok. Bunu biliyorsun. Görüyorsun ya kendime dahi itiraf edemeyecek kadar çok seviyorum seni… Ağrılarım hala devam ediyor. Işığa olan hassasiyetim son raddeye gelmiş durumda ve sağ kolumda kısmen hissizlikler var, lütfen bunlar seni tedirgin etmesin. Bir tren gelecek ve biz o uzak yerlere gideceğiz. O tren geldikten sonra, Artık onlar, ne sana ne de bana en ufak bir zarar daha veremeyecekler. Bilmediğin belki de farkında olmadığın bazı olayları anlatacağım ve bu anlattıklarım benimle gelmene neden olacak! Tekrardan geldiler. Yine bir gün ağrılarım artmış, çare olarak da yürümeyi seçmiştim. Düşüncelerimden, ne kadar yürüdüğümü ve oraya nasıl vardığımı anlamaya çalışmadan sıyrıldım. Dikkatsizce etrafıma göz gezdirdim, uzaktan giderek şiddetini arttıran bazı sesler duydum. Bir süre daha bekledikten sonra bu seslerin bir tren lokomotifi olduğu kanısına varmam zor olmadı. Tren şehrin ortasından, çocuğu kaza geçirmiş bir ananın o tarifsiz tedirginlik ile hastaneye koşan edasıyla hızlıca önümden geçiverdi. Bir anda şehir ikiye bölündü ve ben karanlık tarafta kaldım. Sesler gitgide artmaya başladı. Zifiri karanlığı delerek uçan devasa kuşlar vardı. Daha ne olduğunu anlamadan etrafımda insan birikintileri oluşmaya başladı. Tabii ilk etapta bu insanlar pek dikkatimi çekmedi sonrasında yardım isteme gereği duydum ve karanlığa alışan gözlerimin yolları, kaldırımları ve nesneleri rahatlıkla seçebilmesinin kolaylığı ile bir adamın yanına kadar gittim. Adamı görmem ile irkilmem bir oldu. Karşımda duran adam büsbütün bir insan olmasına karşın, ağzına bir bıçak sokulmuş da hızlı bir şekilde sağ taraftan kesilmişçesine kocaman bir yara izi vardı. Yüreğimin hızlı çarpıntıları korkumu arttırmaya yetiyordu. Yardım istemekten vazgeçtim ve tekrardan etrafa göz gezdirdim. Ağzı yara olmayan sadece bir kişi vardı. O kişi sendin ve öylece tepesi sivri bir binaya odaklanmış bakıyordun. Ne beni, ne de geçen treni fark etmemişçesine o noktaya kilitlenmiştin. Bir anda tiz bir ses duyuldu ve tüm ağzı yarık olan o adamlar senin baktığın o yapıya doğru hipnotize olmuşçasına yürümeye başladılar. Sen, bir süre bekledikten sonra onlara eşlik ettin. Sana o kadar çok bağırdım. Gitme diye, fakat sesimi duyuramadım ya da duymadın. Çok kısa bir zaman diliminde, herkes içeri girdi ve etrafta uçan o devasa kuşlar da dâhil tek bir canlı kalmadı. Tekrardan o tiz ses boşlukta vuku buldu ve ardından herkes dışarı çıkmaya başladı. En nihayetinde seni gördüm. Arkan dönük yürümeye devam ediyordun. Sana yine seslendim fakat aldırmadın ben bu sefer ağlamaya başladım. Büsbütün umudumu yitirmek üzereyken durdun ve arkaya dönüp bana baktın. Yalnız, seni tanımakta güçlük çektim diyebilirim. Çünkü artık senin de ağzında kocaman bir yarık vardı. İşte sende onlar gibi olmuştun. Neyse ki o uçan devasa kuşlardan birisi beni aydınlık tarafa geçirdi. Yazdıklarımın sana ulaşacağını umuyorum. Onların arasından kurtulup, benim yanıma gelmen lazım. Artık ben gidiyorum. Tren beni bekliyor fakat sen yoksun. Bu mektubu okuduktan sonra gelen bir sonraki trene binmen dileği ile seni seviyorum…” Şizofreni bir anda belirmiş, halüsinasyonlar bir noktadan sonra onun salt gerçekliği olmuştu. Evet, o tren geldi fakat onu almak yerine onun üzerinden geçti. Bu mektup ne yazık ki şizofreni bir bireyin son mektubuydu. Onun yokluğunun verdiği acı, vücudumun her bir hücresine etki eder hale geldi. Keşke terk edilseydim kesinlikle bununla baş edebilirdim fakat onun ölümü ile yüzleşmek cehennem azabı gibi. Son zamanlarda aklımda sadece bir soru var ve tüm zihnimi meşgul ediyor… Artık trene binme vakti geldi mi?