Okuyun,okutun...
10/10
·216 syf.··
2020 60. kitabı
Beden Cehennemde Ama Kalp Cennette... Uzun zamandır beni böylesine tatmin eden bir kitap okumamıştım sevgili okuyucu. Uzun uzadıya konuşmak istiyorum. Bolca SPOİ vermemek imkansız. Okumamış olanların dikkatli olmasında fayda var. Bu harika bir mutluluk değil mi? Beklentisiz okuduğun bir kitabın daha ilk cümleden seni büyülemesi... Büyük bir beklentiyle okuduğun kitabı sana yarım bıraktıracak kadar seni içine çekmesi üstelik, gece gündüz o hikayeden ve o karakterlerden başka bir şey düşünemeyecek hale gelmen... "Yedinci Gün” kitabını içeriğine dair hiçbir fikrim olmadan okumuştum. Yu Hua, On Sözcükte Çin kitabıyla (biyografi içerikli olmasına rağmen) bende merak uyandırmıştı ilk kez. Sadece hayatını anlattığı o kitabı okuduğumda, iç dünyasının ve elbette yazarlığının şekillenmesinde büyük katkısı dokunan tarihi olayları işlerkenki kelimeleri beni hayrete düşürmüştü. Nasıl böyle etkileyici bir kalemi daha önce keşfedememiştim! “Kesinlikle romanlarını okumalıyım” diye düşünmemi sağlamıştı o sıra. Veee o kitabın ardından Yedinci Gün’ü okudum. Bilenler bilir, Çin kültürü oldukça derin anlamlar ve imgelerle dolu. Elbette 7 sayısı onlar için çok değerli. Genel olarak düşündüğümüz zaman yedi sayısı oldukça gizemli bir sayı. 7 sayısının peşinden gittikçe birçok gizemle karşılaşırsınız. Çünkü 7 bu dünyanın dışından gibidir. Kur’an, yedi gökten bahseder, Hinduizm’de yedi yüksek dünya ve yedi yeraltı vardır ve Budizm’de yeni doğan Buda yükselir ve yedi adım atar. Bu roman da 7 rakamı kadar gizemli Gömülmeyenlerin Ülkesinde geçen yedi günden bahseder. Yang Fei adındaki gizemli adamımız hikayenin en sonundan anlatmaya başlar. Aslında bu son yeni bir başlangıçtır. Onun cehennemindeki günleri bitmiş ve cennetteki günleri için ilk adımını atmaya hazırlanır. Yakılma töreninin saat 9'da olduğuna dair bir talimat ulaşır eline. Böylece sisin epey yoğun olduğu kasvetli şehirde krematoryum'a doğru yola çıkar. O sırada onun dünyadaki cehenneminin sis perdesi aralanmaya başlar yavaşça zihninde. Hatırlar her şeyi...Nasıl doğduğunu, nasıl bir hayat yaşadığını ve elbette nasıl öldüğünü.Tüm anılar sonbahar yaprakları gibi dökülür zihnine. “O dünyadan ayrılılık sürecindeydim ve o dünyadaki geçmiş olaylar daha buraya varmamış bir otobüste gibiydi.” Dürüst olmak gerekirse onunki epey talihsiz bir doğum olmuştur. Trajikomik... Doğar doğmaz tamamen beklenmedik bir hayatın içine düşer. Talihsizliğin içinde onu tesadüf eseri kucaklayan bir adamı bulmasıyla hayatındaki büyük talihi de bulmuş olur aynı zamanda. Yazarın bu detayları vermesi çok güzeldi. Her talihsizlik küçücük bile olsa kendi talihini önüne katıp getiriyordu. Beklenmedik bir zamanda beliren ve ihtimallerin ötesinde doğan bir aşk, kayıplar daima kayıplar ve sonra arayışlar. Yang Fei'nin talihsiz aşkı da tıpkı hayatındaki her şey gibi onu terk edip gidiyor. Kendi tabiriyle, güzellik bir kadının seyahat izniyse aşık olduğu kadın bu kez seyahat iznini kendi çıkarı için kullanıyor. Doğru ya başından beri talihsiz bir ilişkiydi onların ki. Li Qing, kendi geleceğini şekillendiren biriyken, Yang Fei kaderi tarafından sürüklenen biriydi. Farklılardı. Bu yüzden Yang Fei karısının öylece uzaklaşan sırtını izlemişti giderken,tek bir söz bile etmeden. Yang Fei, bir öteki dünyada karşılaşıncaya kadar kendi cehenneminde bir daha hiç karşılaşmadı Li Qing'le. “Sen de mi öldün? ” "Evet”,dedim. “Ben de öldüm.” “Benim yasımı tutuyor gibisin,” dedi. “Ben de senin için aynı şeyi hissettim,” dedim. "Sanki birbirimizin yasını tutuyor gibiyiz.” İkisi hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide dolanırken, o cehennemde birlikte geçirdikleri anıların sıcak hatırasıyla ısınırlar. Okuyucu olarak o kadar gerçek bir sahneydi ki. Onların yanında durmuş kıpırtısız bir ağaç gibi dinledim onları. Yu Hua, duyguyu okuyucuya çok iyi geçirebilen bir yazar gerçekten. Babasıyla olan kısımların özellikle yürek parçalayıcı bir yanı vardı. Yang Fei ve babasının ilişkisini düşündüğüm zaman sadece şu söz geliyor aklıma. Kimin hayatı başka birinin hayatı için bir dayanak değil ki... Yang Fei'nin babası, sen gerçekten çok güzel bir dayanaksın. “Birbirimize dayanarak, zamanında yavaş geçiyor gibi görünen ama geri dönüp baktığımda çok çabuk biten bir hayat sürdük. ” Bazı kısımlar çok ağır bir duygusal kaosa sürüklüyor olsa bile kimi yerler çok sanatsaldı. Mesela Li Yuezhen'in etrafında bir sürü ölü bebekle birlikte beyaz bir elbise içinde yatması gibi. Li Yuezhen'in hikayesi de oldukça dokunaklıydı. Yazarın On Sözcükte Çin kitabını okuyunca aslında tüm bu karakterlerin gerçek hayattan kişiler olduğunu görüyorsunuz. İnanılmaz rahatsız edici hissettiriyor. Çünkü kurgu olsa gülüp geçeceğin olaylar bunlar ama biliyorsun bu olaylar gerçek ve tamamen yaşandı. Devletin üstünü örtmek konusunda beceriksiz davrandığı olaylar... Tüm bunlar Çin'in gerçekleri. Bir sabah uyandığınızda eviniz sizden habersiz başınıza çökmüş olabilir. Ya da iş için çıkarken kapısını sessiz sedasız kapatıp gittiğiniz evinizi iş dönüşü yerinde bulamayabilirsiniz. Sevdiğiniz birinin küllerini bir kavanozda güzelce sakladığınızı sandığınızda aslında o kavanozun içindeki hiç bilmediğiniz birinin külleri olabilir. Çoğu insan devlet tarafından kandırılıyor. Sizin acınızı sizden başka kimse sahiplenemez. Yedinci Gün, aynen böyle bir kitap. Yu Hua'nın en sevdiğim yanı bu. Ülkesini övmek adına saçma sapan detayları örtbas etmiyor. Ülkesini size olduğu gibi sunuyor. Betimlemelerine de diyecek söz yok üstelik. Şu alıntıyla gözünüzün önünde gülümseyen bir iskelet belirmesi işten bile değil. “Gülümsemesi hareketli bir duygu ifadesinden çok, göz çukurundan ve ağız boşluğundan esen bir hafif esinti gibiydi.” Hikayede en sevdiğim yer Gömülmeyenlerin Ülkesi'nin anlatıldığı kısımdı. Gömülmeyenlerin ülkesi, kendi yasını tutanların toplandığı yerdi. “Kokulu çimenler ve şırıldayan nehirler ülkesi serpilen sebzeler ve meyvelerle doluydu.Ölüler çimenlerin üstünde halkalar halinde, bir ziyafet salonunun masalarındaymış gibi oturuyorlardı.” Tüm ürkütücü insan iskeletleri tasvirine rağmen bana cennette hissi verdi. Öyle samimi bir yerdi ki. Çin satrancı oynayan iskeletler, gülüşen, keyifle şarkı mırıldanan iskeletler... Onların arasına karışmak istedim. Eğer öyle bir yer varsa burası sahiden cehennem. Kitabı bitirdikten sonra böyle bir yerin varlığına inanmak istedim. Gömülmeyenlerin ülkesindeyken Yang Fei'nin sözleri aslında benim düşüncelerimdi. “Neden ölümden sonra aslında sonsuz bir yaşam varmış gibime geliyor? Neden insan öldükten sonra bir dinlenme yerine ihtiyaç duyuyor? İnsan neden kendini yakıp bir kutu küle çevirmek ister anlamıyorum.” “Hepimiz aynı yolun yolcusuyduk. Öteki dünyada kimse bizim için siyah kol bandı takmıyordu, hepimiz kendi yasımızı kendimiz tutuyorduk.” Gömülmeyenlerin ülkesinde, kendi yasını tutanların her birinin öteki dünyadaki acı, hatırlaması fazla can yakıcı olan anıları vardı. Oradaki herkes, kendi cehenneminde yapayalnız birer öksüzdü. “Kendi yasımızı tutan bizler orada toplanmıştık ama kendimizi yalnız ve terk edilmiş hissetmiyorduk. Konuşma yoktu,hareket yoktu; yalnızca sessiz, anlayış dolu gülümsemeler vardı.” Gömülmeyenlerin ülkesi böyle bir yerdi işte. Orada içime işleyen hikayelerden biri fare kızınkiydi. Gerçekten ne diyebilirim ki, insanın içini tatlı bir hüzün kaplıyor bu hikayeyi öğrenince. Fare kızımız ve erkek arkadaşı da dünyada cehennemi yaşayanlardan. Güneş ışığı ve ay ışığının olmadığı yeraltında fakir bir hayatı paylaşmışlar birlikte. En sonunda fare kız trajikomik bir intihar sonucu gömülmeyenlerin ülkesine geliyor, Yang Fei ile karşılaşıyor. “Yorgunum” dedi. “Omzuna yaslanmak geliyor içimden... Boşver, sen o değilsin. Senin omzuna yaslanamam.” Kitap boyunca fare kız ve erkek arkadaşının gömülmeyenlerin ülkesinde buluşacakları anı bekledim. Erkek arkadaşı ise hâlâ cehennemdeydi. Fare kız için bir mezar yeri arıyordu. Ama oldukça fakirdi. Kendi canından vazgeçebileceği yollara başvuruyor bu süreçte. Çünkü sevdiğinin gömülmeyenlerin ülkesinde başıboş gezmesini istemiyor. Sadece ona dinlenecek bir alan yaratmak istiyor. Manzarası güzel olan bir mezar yeri satın almak istiyor. “Bahar yaklaşıyor, sonra da yaz gelecek. Vücudum çürüyecek, o zaman bir avuç kemikten ibaret olacağım.” “Sana yakında bir mezar bulacak,” diye güvence verdim ona. “Böylece bahar gelmeden dinlenecek bir yerin olacak.” Kitabın en duygusal yeri şüphesiz gömülmeyenlerin ülkesindeki iskeletlerin birlik olup mezar yerine taşınmadan önce fare kızı yıkayıp, süsledikleri yerdi. Bolca gözyaşı için hazır olun... Ak saçlı ihtiyar iskelet, “Oradaki insanlar aileleriyle yabancılar arasında ayrım yapıyorlar. Ama burada böyle sınırlar yok.(...) hepimiz onun ailesiyiz ve hepimiz onu yıkamalıyız. Orada insanlar bir bedeni taslarla yıkıyorlar; biz de burada iki elimizi tas yaparız.” En son iskeletlerle vedalaşması da en etkileyici kısımlardan biriydi. “Elbisen yere sürtüyor ya, tıpkı bir gelinliğe benziyor.” “Ama ben Wu Chao'yla evlenmeye gitmiyorum.Dinlenmeye mezarıma gidiyorum.” “Nihayet gidiyorum. Peki neden gitmekte bu kadar isteksizim? Neden bu kadar üzgün hissediyorum kendimi... Mutlu olmam gerekir.” “Doğru, ” dedik. “Mutlu olmalısın.” Fare kız ve Wu Chao ise kaderlerinin sürüklediği yere gittiler. Fare kız gitmişti ama Wu Chao gömülmeyenlerin ülkesine gelmişti. Bir buluşma olmadan ve veda etme fırsatı bile bulamamışken ayrıldılar birbirlerinden. Kalbimin kırıldığını hissettim o yüzden. Aşk tamamen zamanlama ile ilgilidir. “Sen gelirken o gitti. Birbirinizi kaçırdınız.” Kitabın sonunda Yang Fei ve babasının nihayet buluştuğunu görüyoruz. “İki ayrı dünyada nasıl da birbirimizi aramış olduğumuzu düşünüp gülümsedim. Baba, artık beraberiz. Artık bedenlerimiz sıcak olmasa da, nefes almıyor olsak da bir kez daha bir aradayız.” Sahiden çok uzun yazdım. Lütfen bu sıcacık hikayeyi okuyun, okutun. Söyleyecek o kadar çok sözüm var ki...Beni derinden etkiledi bu kitap. Bazen durup dururken aklıma geliyor bu karakterler. Şüphe yok ki her biri içimde yaşayan birer insan oldular. İçim sıkıldığında gömülmeyenlerin ülkesini düşlüyorum. Tuhaf bir şekilde huzurlu hissettiriyor. Ne güzel bir kitapsın sen. Daima yerin ayrı olacak. ... “Burada ağaç yaprakları sana seslenecek, kayalar sana gülümseyecek, nehir seni selamlayacak. Burada fakirlik de yok zenginlik de; keder de yok acı da; kin de nefret de... Burada herkes ölümde eşitliği buluyor.” “Buranın adı ne? ” diye sordu. “Gömülmeyenlerin ülkesi” dedim.
Hayat
Yedinci GünYu Hua · Alabanda · 20161,938 okunma
··
2.655 Gösterim
5 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Kitabı yeni bu hafta zaten okudum. Genel not çıkarıyordum sizin yazınız da o kadar güzel özetlemişsiniz ki bayıldım. Duyguları çok iyi açıklamışsınız ve alıntılar çok güzel. Ellerinize sağlık 🌺
Hyeya
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim ☺️🌺
Tırnak içinde bir şey diyecek ve bu dediğimi bir hâtıra olarak almanı isteyeceğim, ardından geri alacağım.. “Okurken değil lâkin yazarken yabancı, mümkünse çok az anladığım nitelikteki yabancı bir dil örneğin Hintçe şarkılar dinlerim. Ritmi olup fikri olmayan şarkılar..”böyle olunca, sözüm bölünmüyor. Bölünmesini istemediği sözleri olur insanın bâzen. Büyük harfler ile bölünmesini istemediğim hakikat şu ki: Kitap okumak ile ilgili bütün düşüncelerimin dokunulmazlığı olduğunu düşürüm. Okumalıyız ya da değil. Herkes okumalı ya da değil. Bunu bilmem. Bildiğim, okudu isen yazabilir olmalısın. Yazabilir iken mevzu öykü değil yazdığın alfabetik tasarıdır. Okumayan yazmasın. Anlamayan bir daha okusun, anladığının idrâkinden uzak olan okuduğunu saklasın. Hintçe derle ki “Kâ fayda?”.. Okuduğundan, okuduğun da senden bîhaber ise’n kime neye niye ne fayda.. Öykü senin, ben oralardan geçiyordum. Oralardan geçer iken taahhüt edilen karşılığında bahşettiğimiz vakit.. iadesi ve affı bulunmuyor ya. Kendine karşı en çok, merhametsiz olur ya insan.. Bizi bize mahkum etmeyen her şey teşekkürü hak ediyor. Bu özen için teşekkür ediyorum. Okurken yorulmadığım zaman okuyabiliyorum. Konuya dahil olmaktan söz ediyorum. Bunu bütün yazılarında büyük bir samimiyetle hissettiğimi bilmeni isterim. Üslûbunun zarâfeti, kelimelerindeki nezâket.. Eşsizlik imzâ ki ne güzel bir nitelik. Paylaşıyor olduğun için teşekkürler. Yine ürküten bir öykü. Ama o çaresizlikten doğmuş çarenin, deriz ya bazen “ölüm kurtuluştur” gibi şeyler. Bence büyük cesarettir de konumuz bu değil. O çaresizliğin bir tür sığınılan düş gibi.. “Burada böyle sınırlar yok..” Hatta sonsuz adalet var, değil mi. Başka dillerde bambaşka yüreklerde yek mânâ.. Aynı cümleleri sarf ederken çok sevdiğim can Hocam der ki “aklın yolu bir”.. Biri asırlar önce söylemiştir biri bugün(?) Hani kavanozdaki küllerin sahibi bildiği olmayabilir imiş ya..bir sabah uyandığında evi başına çökmüş..’lük. Kendi minik okumalarımda böylesi derin öykülerden yazık ki uzak duruyorum, gücüm yok lâkin senin okumalarından anladığım kadarıyla daha önce de değinmiştim sanki o kıtanın adı farklı bir kıtayız gibi.. o başa göçen yuvalar, sahipsiz kemikler.. Çin’de değiliz ama değil mi.. Hep okumak isterim yazdıklarını hep. Emeğine, gönlüne, kalemine sağlık. Teşekkürler.
Hyeya
Gönderi Sahibi
Ben de senin yorumlarında düşünmeyi seviyorum. Üzerine konuşabileceğimiz ortak kaç kitabı paylaştığımızı düşünmeden edemiyorum. Ve yazdıklarım dışında söylemek istediğim şeylerin sana ulaşabiliyor olmasından memnunum. Senin gibi ulaştığım biri olduğu sürece yazmayı sürdüreceğime de eminim. Her zamanki gibi teşekkür ederim. 🤗
Çok güzel bir inceleme yazmışsınız. Hepsini okumadım ,kitap bitince tadını çıkararak tekrar okuyacağım.
Hyeya
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim ^^ kitabı bitirince tamamını keyifle okumanızı umut ediyorum ☺
Gerçekten merak ettim bu kitabı farklı bir konusu var gibi görünüyor.😌 ‘Sanki birbirimizin yasını tutuyor gibiydik’ bu cümle için bile okuyabilirim.🤗🌸
Hyeya
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim ^^ Derin bir anlamı var mutlaka okumalısın 🌼
Merhaba, Kitabı hediye etmek veya yerine başka bir kitap almamı istermisiniz kitabın baskısı yok maalesef