O gün somurtkandı. Başımıza gelen felaketi yükletecek yer arıyordu. Nihayet kendi kendine: "Cumhuriyet olsak başımıza bir felaket gelemezdi," diyordu. Onun cumhuriyetçiliği biraz damdan düşer gibiydi.
Bu günlerde İstanbul, harp sahnesi gibi olmuştu, her gün, her gece İngiliz tayyareleri tepemizden bombalar atıp duruyorlardı. Herkeste asabiyet artmıştı. Meserret Kıraathanesi'ndeki zaviyeler hem sulh ve harp münakaşası yapıyorlardı. Harbe niçin girdiğimize dair birçok uzun bahisler oluyordu. Bir kısmı Enver Paşa'ya kızıyor, bir kısmı Almanlara açıktan açığa sövüyor, bir kısmı bizim kendi başımıza bir şey yapamayacağımızı haykırarak söylüyor. Seyfi isminde ateşli bir yüzbaşı hala harbi kazanacağımızı iddia ediyor, hem Çanakkale'nin ve Çöl'ün harikulade kahramanlıklarını anlatıyordu. Bugün bu hararetli münakaşaya rağmen bende derin bir kesel ve her muharebeyi kazandıktan sonra ordumuzun neden yenildiğini anlamayan gizlice bir şiddet vardı.
Harp, siyasi kağıt yığınlarını çoğalttı, o kadar, hayli sefalet, açlık filan da oldu. Fakat biz bunu duymadık. Annem, İzmirli zengin bir ailenin İstanbul'da büyümüş bir kızıdır; hala çiftliklerinden para gelir. İtiyatlarımın hiçbiri harple bozulmadı