İnsan zaten özgür değildi, olmayan bir şeyi yasaklayamazdı. Biz uyurgezerler, annem, ben, Eyşan, E., arkadaşlarım, dostlarım, fakültedeki hocalar, Moda esnafı, İstanbul esnafı, Türkiye esnafı, memurlar, işçiler, köylüler, gençler, çocuklar ve kadınlar, bilhassa genç kadınlar hiçbirimiz özgür değildik. Özgür olduğumuzu, özgürlükle aramızda bir duvar olduğunu, istediğimiz zaman bu duvarı bir omuz atıp yıkabileceğimizi sanıyorduk. Şiddetle yanılıyorduk. Özgürlük çok tatlı bir yanılsama, insanın hayal etmekten vazgeçemediği imkânsız bir fanteziydi.
Büyük bir haksızlık vardı bu konuda, evrensel bir adaletsizlik, doğanın kendisinde. Toplumsal eşitsizliğin ötesinde, doğa da böyle kurgulamıştı sanki, acı bir oyun gibi, her sahnesi işkence, her perdesi kan. Bebeği karnında taşımak, bulantılar, ağrılar; doğum sırasında atlatılan tehlikeler, sancılar; sonra emzirme, besleme, her ay katlanılan aybaşı ağrıları; ömür boyu ev işi yapma zorunluluğu; genellikle kadından üstün olduğuna inandırılarak büyüyen bir erkeğe katlanma, hatta ona kendini çok zeki hissettirme görevi; çapkınlığın erkekte marifet, kadında ahlaksızlık sayılması; tek tanrılı dinlerin kadın düşmanlığı…
Zaferin bir bedeli vardır.O bedel yalnızlıktır.Bazen tüm dünyaya karşı koyabilecek kadar güçlü hissedersin ama sonrasında bir ateşin başında, bir çift gözün sıcaklığını ararsın…