Pek anlamadım ama yine de etkilendim. Zaten biz insanlar genellikle anladığımız şeylerden değil anlamadıklarımızdan etkileniyoruz. Anladıklarımıza ilgimizi kaybediyoruz, sıkılıyoruz onlardan, hatta ilk fırsatta onları küçümsüyoruz.
Zira zaman içinde anladım ki mi de dünyadan kaçıp bizim hastalık dediğimiz şeye saklanıyor. Hani sanki dışarıda oksijen bitmiş de, ancak orada nefes alıp verebiliyor. İyileştirip saklandığı yerden çıkardığımızda, maruz kaldığı yeni hakikate dayanamıyor. Böylelerini de gördüm. Aklının noksanından değil, kalbinin fazlasından incinen alicenapları da hastalığa değil cezbolduğuna karışıp yiten meczupları da gördüm.
Hepsi bir yana, gitti. Şimdi, açılmayan bütün kapıların ardında, annemin sureti gizli sanki. Anneme niye kızıyorum bilmiyorum, neyi yanlış yaptığından emin değilim. Galiba öfke zırhı gerisinde beni asıl üzen, kapısını çalan herkese cömertçe şifa dağıtırken, kendi kızının içinde büyüyen boşluğu teşhis ve tedavi etmemesi; bunu yapmadan, üstelik bir gün yapabileceği umutlarını da alıp vakitsizce çekip gitmesiydi. Evet, asıl mesele bu tabii.
Hiçbir şeyimi eksik bırakmadığı için ona kızacak gerçek bir sebebim yok. Ben sadece birazcık daha fazlasını temenni ettiğimden hayal kırıklığına uğradım. Oysa tıpkı hayatım gibi kalbimi de vakitlice ortalamaya alıştırsaydım, mutsuz olmayacaktım. Babamın bana gayriihtiyari bellettiği en temel hayat bilgisi, hayal kırıklığı istemiyorsam, hayal kurmayı bırakmam gerektiği oldu. Bıraktım. Hiçbir yere, hiç kimseye heyecanla koşmadım. Koşmadım ama düşmedim de böylece. Ayakta kaldım.Ayakta, bir başıma.