Rahmanî iken beşerîliği tercih etmeyi aklım almıyordu. Ruh iken kalıp olmayı, mana iken maddeye kısılıp kalmayı, soyut var iken somutlaşmayı hazmedemiyordum ben. Bütün somutlar ancak soyut için olmalı, bütün maddeler mana uğruna harcamalıydı bana göre.
“Aşk” sözcüğü zaten sözlükte “sarmaşık” demekmiş. Bir sarmaşık çınarları, servileri nasıl sarıp sarmalarsa aşk da öyle sarıp sarmalarmış çınar gibi yiğitleri, servi boylu dilberleri. Ve her sarmaşık, sardığı ağacı kuruturmuş sonunda. Dıştan yemyeşil ve güzel gösterirmiş ama içten içe kurutur, çürütür, çökertirmiş.
Hiç kimse duymayacaktı çığlıklarımı, kimse sormayacaktı bana ne istediğimi. Varolmanın dayanılmaz bir yük olduğunu benden daha iyi kim bilebilirdi oysa?