• Bak Artyom, sen anlaşılan, saatlerin doğru gittiği, insanların onlara özenle bakım yaptığı, kendi saatlerini tünel girişlerinin üzerindeki kırmızı rakamlara göre ayarladıkları bir istasyondan geliyor olmalısın. Sizde, hepinizin bir zamanı var, tıpkı ışığın olması gibi. Burada her şey farklı, kimse başkalarıyla ilgilenmez. Burada, ışık için kimsenin bize ihtiyacı yok. insanlara bunu teklif etmeyi hele bir dene, mutlaka onlara anlamsız gelecektir. Işığa ihtiyacı olan herkes, kendi ışığını getirmek zorunda. Zamanla da durum aynı. Kaostan korktuğu için zamana ihtiyacı olan, kendi zamanını beraberinde getirir. Burada herkesin kendisine ait ve herkesten farklı olan bir zamanı var, bu da kadanstan çıkma saatine göre değişiyor. Herkes kendi zamanına inanır ve temposunu da ona göre ayarlar. Şimdi benim için akşam, senin için sabah. Ne var bunda? Nasıl ilk insanlar belki biraz ateş elde ederim diye korlaşmış bir kömür parçasını kurumuş bir kafatasında saklıyorsa, herkes de aynen senin gibi yolculuğunda bir saati aynı özenle yanında taşır. Ama kömür parçalarını kaybedenler, hatta fırlatıp atanlar da var. Senin de bildiğin gibi, metroda her zaman gecedir, bu yüzden de tam olarak takip
    edilemediği için, orada zamanının hiç anlamı kalmıyor. Hele saatini bir parçala, zamanın nasıl değiştiğini göreceksin. Çok ilginç bir deneyim. Zaman, onu artık tanımayacak hale gelinceye kadar değişecektir. Artık saatlere, dakikalara ve saniyelere bölünmemiştir. Zaman bir cıva gibidir: Onu küçük parçalara bölmeye kalktıkça, anında yeniden toparlanacak, bütün
    haline gelecek ve şekilsiz bir hal alacaktır. İnsanlar zamanı ehlileştirdi, zincirli cep ve kronometre saatleri yaptı ve hâlâ zincirlerinde tutanlar için, zaman aynı minvalde akıp gidiyor. Ama onu serbest bıraktığın anda, herkes için farklı aktığını göreceksin. Biri için yavaş ve yoğundur, zamanı içtiği sigaralarla ya da soluk alışlarıyla ölçer. Diğeri için ise zaman doludizgin gider ve zamanın bütünlüğü yaşanmış insan hayatıdır. Sen şimdi sabah
    olduğunu mu sanıyorsun? Bir noktaya kadar diyelim haklısın: Varsayalım ki, % 25 haklısın. Ama yine de bu sabahın hiçbir anlamı yok, çünkü sabah yukarıda, yani artık hiçbir yaşamın olmadığı yüzeyde. En azından insan hayatının olmadığı, insanların yaşamadığı bir yerde. Peki öyleyse, orada hiç bulunmamış insanlar için yukarıda ne olup bittiğinin bir anlamı var mı? Bu nedenle sana ‘İyi akşamlar’ dedim, sen de istersen, bana rahatlıkla ‘Günaydın’ diye cevap verebilirsin.
  • Kim istemez ki ölümsüz olmayı?
    Peki diyelim ki ölüm bizi gerçekten terk etti; Sizce neler olurdu?
    Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, José Saramago
  • Günaydın yeni, umut dolu güzel bir güne merhaba diyelim ohalde:))
  • 131 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Her şairi okuyabiliyor musunuz ? Hadi okudunuz diyelim aynı hazzı veriyor mu ? Bence veremez, vermemeli de. Şimdi şöyle düşünüyorum; her ne kadar duygusal da olsak; hissettiklerimizi, aslında içimizden geçen cümleleri günlük hayatımızda kullanmak incelik istiyor.
    Örneğin; Hangimiz bir kahvede bir parkta otururken, vapurla Kadıköy’ü Beşiktaş’a bağlarken
    ‘Sevgilim, ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim.
    Elimde uçuk mavi bir kalem,
    cebimde iki paket sigara
    Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden’
    Diye cümleler kurabiliyoruz, elbette düşünüyoruz ya da hissediyoruz ama o an bunları kağıda – mesaja- döküp karşımızdakine hissettirebiliyor muyuz? Hayır. Anlatmak istediğim, Kitabın Ön sözünde Erdal Öz’ün de bahsettiği aslında,
    Mektup bireyseldir, iki kişiliktir. Histir, o hissi karşı tarafa verebilmektir. Ellerinle yazmak, bazan renkli kalemlerle elini çizmektir kağıda.
    Mektubun en güzel örneklerini belki Kafka – Wilde vermiş olabilir ama bence, insanın eşine On Üç Gün boyunca olanı biteni, günlük tutar gibi anlatırken (neden anlatıyor? Okumalısınız :) ) araya giren o hisler beni benden aldı. Okurken çevremdeki -sayıca çok az da olsa- okuyanlarla konuştum beğenmeyenler, okumayı gereksiz bulanlar var, tabi ben şok :), neden diye sorduğumda ‘öyle güzelmiş ki yaşadıkları, her şeyin çıkar olduğu, kimsenin kimseyi o derece sadakatle sevmediği günümüzde, bu kitabın aşka aşık ettiğini o yüzden okumamanın kayıp olmadığını’ söylediler. Aslında haklılardı ama, aklıma yatmayan o kadar kitap okuyoruz hangisinin güzelliği günümüzde mümkün, hangimiz sırf sevdiği kişi yaptı diye her gün yağlı ekmek yiyor, hangisi sevdiği kişiye ya da kişilere ‘nereye istersen gelirim, ne zaman istersen’ diyebiliyor. Zannımca iki kişilik hisler Cemal Süreya’larla, birlikte göçüp gitmiş bu yeryüzünden,
    Ha-Ha ne mi kalmış ? Gregor Samsa’ların temizlikçileri, hepimizi süpürmeyi bekliyorlar.

    Kitap için son bir cümle; Dön Dön Oku.
  • Günaydın diyelim ve güne ruhumuzu okşayan bir "Sanat"la merhaba diyelim.

    https://youtu.be/NK1zj_S5plo
  • Şehrin kalabalığı ne kadar artarsa, bencilligimizde o derece artıyor. Hadi bencilliğimizden kurtulduk diyelim. Peki ya yanlızlığımız? Milyonlarca insanın içinde milyonda bir olmak...
    Tüm milyonda birlere günaydın.
  • KIRMIZI GÜL
    Özcan KIYICI
    Canım sevgilim…
    Ona gül göndermek istiyorum.
    Hem de kırmızı…
    Şöyle güzel bir şekilde süslenmiş, etkileyici…
    Nasılsa her kadın kırmızı gül sever.
    Acaba kaç tane alsam…?
    Çünkü gülün rengi gibi sayısının da bir anlamı varmış.
    Bu sorunun cevabını nerden bulurum acaba..?.
    Hah… En iyisi Google Amcama sorayım.

    Tamamıyla açmış bir gül; seni hala seviyorum demekmiş…
    İyi…
    Sevgilime tamamen açmış bir gül göndereyim, iyisi mi.

    Tamamıyla açmamış bir gül de ilk görüşte aşkmış.
    Ben ona görür görmez çarpıldım zaten...
    Bir tane açmamış gül göndermek, en iyisi…

    2 gül; sana her zaman bağlı kalacağım sözünü vermekmiş.
    Doğru valla… Ben ona her zaman bağlı kalacağım.
    İki gül göndereyim. Hem iki gül, ikimizi temsil eder.
    Biri o, diğeri ben…

    3 gül… Seni seviyorum demekmiş.
    En iyisi 3 tane gül alayım.
    Çünkü ben onu çok seviyorum.
    Bir dakka ya…
    Tamamen açmış bir tane gül “seni hala seviyorum” demekti.
    3 gül ise, Seni Seviyorum.
    Biri benimle dalga mı geçiyor?

    5 gül; seni çok seviyorum demekmiş.
    Ulan 3 gülle onu çok sevdiğimi söylemedim mi, az önce…?
    Bu fazladan 2 gül niye…?

    7 gül; aşk sarhoşluğunda kayboldum demek...
    Ne demekse…
    Ben kaybolmak istemiyorum ki…
    Hem o kadar gül al, hem de kaybol…

    9 adat gül; her zaman birlikte olacağız demek…
    Hah... Bu iyi…
    İki gül fazla alırım en azından kaybolmam.
    Kaybolsam da birlikte kayboluruz.
    Şöyle ıssız bir yerde…
    Neyse ya… Bunu sonra düşünürüm.

    10 adat gül, sen mükemmelsin, demek…
    Birlikte kaybolmak sanki daha iyiydi be…

    11 adat gül; hayatımdaki en değerli varlıksın demek…
    Zaten hayatımdaki en değerli varlık o…
    Ne diye bu kadar gül gönderiyorum ki şimdi…
    Açılmış bir gül gönderdim olur biterdi.

    12 adet gül; Benim ol, demek…
    Acaba hangi anlamda…
    Yüreğiyle mi, bedeniyle mi?
    Ben en iyisi 12 adet gül göndereyim.
    Ne çıkarsa bahtıma…

    15 adat gül, çok özür dilerim demekmiş.
    Bu ne yaa…
    Sevgilime sahip oluyorum. 12 adet gül… Özür için 15 adet gül… 30
    Siz kimi kandırıyorsunuz be…
    Valla Google Amca dedik bağrımıza bastık.
    Valla mı.. Yani diyelim ki doğum gününü unuttum. 15 gül gönderiyorum, iş tamam…
    Öyle mi?
    Hadi buna da eyvallah…

    24 gül ne için…? Ne demek , tebrik anlamında…?
    Yani bir kadının doğum gününü unutuyorum, ona 15 gül gönderiyorum.
    Üstüne üstlük bir de özür diliyorum.
    Sonra diyelim ki onu sakinleştiriyorum.
    Ve tebrik anlamında bir 24 gül daha gönderiyorum, öyle mi.
    O bana göndersin bunca gülü ya…
    Onu sakinleştiren benim...
    Beni tebrik etsinler.
    Aslında biraz düşündüğümde hak veriyorum sana, Google Amca…
    Ne de olsa bir kadının doğum günü unutulduğunda canavara dönüşüyor.
    O canavarı dizginleştirmek, sonra da eski haline getirmek başarı ister.
    24 gül az bile…

    36 adet gül… Romantik bir ilişkinin başlangıcı demekmiş…
    Hayatının kadınını bulduğun anlamında…
    Yahu hayatımın kadınını bulduğum için ona çiçek gönderiyorum ya…
    Hem 12 gülle ben bu işi hallederdim.
    Sevgimi ona doya doya gösterirdim.
    Fazladan bu kadar güller niye…?

    41 adet gül... Maaşallah demek…
    Sevgilimin de maşallahı var.
    Yoksa ona nazar boncuğumu alsam…?
    Hem daha ucuz…

    50 adet gül... Koşulsuz ve ölümsüz aşkı ifade edermiş…
    Yahu ne ara biz bu aşamaya geldik be…
    Tek gülle ilk görüşte aşık olduğumu söyleyebilirdim.

    99 adet gül… Hayatımın geri kalan günlerinde seni seveceğim demek…
    Google Amca… Aloooo…
    Ben onu hala seviyorum, demedim mi.
    Hem de tek bir açmış gülle bunu söylemedim mi?
    Adam mı kazıklıyonuz siz yaa…!

    108 adet gül, benimle evlenir misin demek...
    Ulan gerzek…
    Ben 108 gül parasına 2 tane tek taş alırım.
    Çıkar karşısına, bir de diz çökerim, evlenme teklif ederim.
    Ne, ne, ne…
    Bir de bu güllerin sapı uzun olacak he mi?
    Ben o sapı alır, tövbe tövbe…

    999 adet gül... Seni sonsuza kadar seveceğim demek…
    Çok güzel…
    99 gül; hayatımın geri kalanında seni seveceğim demek…
    Ama 999 gül; seni sonsuza kadar seveceğim demek, öyle mi?
    Bana bak Google Amca… Senin taa……!

    Ben en iyisi 1000 adet gül alayım.
    Ne de olsa iflas demek…