Rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı.
Ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı;
asırlardır köhne barınaklarda
küflenen, çürüyen çığlıklarımı.
At vuruldu; içim paramparça, Rüveyda.
Gölgelerin ardına sakladım kusurumu.
Sen orada kayıtsızca gülümsüyor gibisin,
ben burada damla damla eriyip akıyorum.
Yine de bırakamam yerlere gururumu.
İstenmediğim yeri usulca terk ederim.
Hâtıra kalsın diye bırakır da ruhumu,
mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim.
İnsan belli dönemlerden geçerken hayatın garipliğini daha net anlıyor. Mesela bomboş bir ev zamanla senin yuvana dönüşüyor. İçini özenle dolduruyorsun, her köşesine ayrı emek veriyorsun. Oysa önceden ruhsuz bir evdi sadece ama artık senin evin. İnsanın elinin değdiği ve benimsediği şeylerin bir anda anlam bulması çok ilginç. Yeni bir düzene alışmaya çalışmak, orda varoluş sergilemek ve kök salmak..
İnsan aşmak ister, dağ ise sadece beklemek,
Zirvesine baksan dert, eteğine insen gurbet.
Alışmak; bir dağın sabrını kendine eklemek,
Ve anlamaktır ki; bu dünya baştan başa bir gurbet.
Kör edecek beni aydınlığın, kör edecek.
Ben alışkın değilim gündüzlere,
Hele böyle güzelliklere...
Hep karanlıklarda yaşadım yıllardır,
Bilmiyor musun?
Çamurlara, çirkeflere bulandım,
Derin kuyular gördüm;
Taş zindanlar, korkunç mağaralar gördüm.
Derken sen çıktın karşıma:
Sende yıldızlar, sende güneşler,
Sende dünyalar gördüm...