"Bilmezdim ben seni sevmeden önce,
Sevmenin bu kadar zor olduğunu.
Sensiz ateşlerin bir lahzada buz,
Seninle buzların kor olduğunu...
İnsan aşk uğruna yola düşünce,
Köprüden geçermiş o kıldan ince.
Duyar, inanmazdım;
Başa gelince anladım köprünün var olduğunu..."
Rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı.
Ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı;
asırlardır köhne barınaklarda
küflenen, çürüyen çığlıklarımı.
At vuruldu; içim paramparça, Rüveyda.
Gölgelerin ardına sakladım kusurumu.
Sen orada kayıtsızca gülümsüyor gibisin,
ben burada damla damla eriyip akıyorum.
Yine de bırakamam yerlere gururumu.
İstenmediğim yeri usulca terk ederim.
Hâtıra kalsın diye bırakır da ruhumu,
mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim.
İnsan belli dönemlerden geçerken hayatın garipliğini daha net anlıyor. Mesela bomboş bir ev zamanla senin yuvana dönüşüyor. İçini özenle dolduruyorsun, her köşesine ayrı emek veriyorsun. Oysa önceden ruhsuz bir evdi sadece ama artık senin evin. İnsanın elinin değdiği ve benimsediği şeylerin bir anda anlam bulması çok ilginç. Yeni bir düzene alışmaya çalışmak, orda varoluş sergilemek ve kök salmak..
İnsanların kendileri hakkında anlattıkları öyküler baştan aşağı gerçek dışı olma ihtimali taşırlar. Oysa onlar hakkında kendi bulduğumuz şeyler bize gerçek gibi gelir.