"Ekmekten başka beklentisi olmayanların, iktidardan başka gayesi olmayanlar tarafından yönetildiği yerlerde, safsata bilgisi de işe yaramayan bir süper güç gibi kalıyor."
Kralların Yolu kitabını okumaya çalıştığımda duvara toslamış gibi olmuştum. Brandon Sanderson, yarattığı evrenin ne kadar orijinal olduğunu bize ispatlama gayretindeymişçesine detay üstüne detay veriyordu ve bu da sıkılmama neden olmuştu. Kitabı da henüz 100 sayfa okumadan bırakmıştım; fakat hoşuma giden sahneleri de yok değildi. Bu yüzden Brandon Sanderson ağabeyimizden hemen öyle bir çırpıda vazgeçmek istemedim. Yazar hakkında araştırma yaptığımda yayınlanan ilk kitabının Elantris olduğunu gördüm. Dedim ki, "Eh! Belki de Sanderson okumaya ilk kitabından başlamalıyım." Bu konuda doğru kararı da verdiğime inanıyorum. Nedenine son paragrafta değineceğim. Şimdi biraz kitap hakkında konuşalım.
Kitabın güzel başladığını söylemeliyim. Kralların Yolu'ndaki gibi evrene dair detaylara boğulmadım. Bilmem gereken en büyük şey Elantrianlar hakkındaydı ve bunu da ilk birkaç bölümde öğrendim. Hoşuma da gitti. Öte yandan baş karakterleri de tanımaya başladım: Raoden, Sarene ve Hrathen. Hepsi de ilginçti. Tabii bir de en favori yan karakterim Galladon...
Şunu da belirtmeden edemeyeceğim; bu bir film olsa, oynamak isteyeceğim karakterler kesinlikle Hrathen ve Galladon olurdu. Karşımıza çıktıkları ilk andan beri kendilerine bayıldım.
Neyse... Devam edelim.
Kitap başlangıçta güzeldi güzel olmasına ama orta kısımlara geldiğinde... Ne olduysa tempo çok ciddi bir şekilde düştü. Gerçi birkaç tane heyecan yaratan, cidden merakımı celbetmeyi başaran sahne oldu; fakat bunu yüzdelik bir orana vurduğumuzda beni tatmin etmeyen bir oran olduğunu söyleyebilirim. Orta kısımda evrene, dünyaya ve özellikle politikaya o kadar yer veriliyor ki bence tekrara düştüğü bile oluyor. Evet; bu kısımlarda konuşulan konular, bunlara bağlı alınan kararlar hikayede bir aksiyona neden oluyor ama bu
“Marx'a göre kapitalist sistemin sömürüye izin veren bir iç dinamiği vardı; işveren, işçiyi çalıştırmakla elde ettiği gelirin çok daha azını işçiye veriyor, aradaki farkı da ‘kâr’ adı altında cebe indiriyordu. Söz konusu kâr, kapitalist terminolojide ‘işverenin risk almış olması’ ve ‘girişimciliği’ dolayısıyla hak ettiği bir ödüldü; ancak Marx, bu terimlerin açıkça ‘hırsızlık’ dememek için başvurulan birer örtmece olduğunu savunuyordu.
Marx'a göre burjuvazi, tarih boyunca fakirleri hep ezmiş olan efendi sınıfının yeniden vücuda gelmiş haliydi. Burjuvazi göze daha insancıl görünüyor olabilirdi, ancak o medeni yüzeyi kazıdığımızda kayıtsızlık ve bencillik açığa çıkıyordu. Kapital'in ilk cildinde (1887) Marx, işçi sınıfının dilinden burjuvaziye sesleniyordu. ‘Örnek bir vatandaş, Hayvanları Koruma Derneği’nin bir üyesi, tepeden tırnağa kadar kutsallık ve asaletle kuşanmış olabilirsin. Ama sen, benim gözümde, göğsünde yürek taşımayan bir yaratıktan başka bir şey değilsin.’ Zenginliğin fakirlere gösterdiği zulmü ve kayıtsızlığı görebilmek için 19. yüzyıldaki herhangi bir değirmene, fırına, tersaneye, otele ya da büroya bakmak yeterliydi. İşçiler bilumum hastalıklara yakalanıyorlar, genç yaşta kanserden ya da solunum yolları hastalıklarından ölüyorlardı. Meslekleri onlara düzgün bir aile hayatı kurma olanağı tanımıyor, toplumsal konumlarını idrak edebilmeleri için yeterli zamanı sağlamıyor; onları endişe dolu, güvensiz ve belirsiz bir hayatla baş başa bırakıyordu. ‘Kapitalist üretim, bütün o cimriliğine karşın, insan gücünü dilediği gibi harcayabiliyor’ diyordu Marx, işçileri efendilerine karşı ayaklanmaya ve zaten sahip oldukları şeyleri geri istemeye çağırıyordu. Komünist Manifesto (1848) haykırarak sesleniyordu işçilere: ‘Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim
“On dokuzuncu yüzyıldan itibaren batıdaki kitapçılarda kendi kendilerini yetiştirmiş, kendi çabalarıyla başarıya ulaşmış kahramanların yaşam öykülerini anlatan kitaplar türedi. Henüz ‘olmamış’ kişilere ‘nasıl olunacağını’ anlatan, onlara bir yığın tavsiye sunan, kişisel dönüşümün, birdenbire edinilen servetin ve kocaman mutlulukların yolunu açayım derken okurları daha da büyük bir hüznünün kucağına bırakan kitaplardı bunlar.”
“Kıskançlığın en belirgin özelliği şudur: günlük hayatta onca eşitsizlikle karşılaşmamıza karşın herkesi kıskanmayız. Bazı kişilerin çok başarılı olmaları bizi hiç rahatsız etmezken, bazı kişilerin bizden çok az farkla üstün olmaları bizi amansız sıkıntılara sokar, bizim için işkenceden beterdir. Çünkü aslında sadece benzeştiğimizi hissettiğimiz insanları, yani referans aldığımız grubun üyelerini kıskanırız. Bize en dayanılmaz gelen başarılar, sözde eşit olduğumuz kişilerin başarılarıdır.”