Sorun bilgisizlik değildi.
Kendime acımakla meşguldüm.
Bu cümleyi ilk duyduğumda sert gelmişti.
Ama biraz durup düşününce kendimde de karşılığını gördüm.
Çünkü bazen insan gerçekten zorlandığını kabul etmek yerine, zorlanmasının hikâyesinin içinde yaşamaya başlayabiliyor.
Ve bazen insanın en konforlu yeri, değişmeye çalıştığı yer değil; kendini açıklamaya çalıştığı yer olabiliyor.
Bugün çoğumuz ne yapmamız gerektiğini biliyoruz.
Daha fazla dinlenmemiz gerektiğini.
Daha az karşılaştırmamız gerektiğini.
Bazı korkularımızın üzerine gitmemiz gerektiğini.
Mükemmel anı beklemememiz gerektiğini.
Ama bilmek ile yapmak arasında görünmez bir boşluk var.
Çünkü değişim sadece bilgiyle gerçekleşmiyor. Sinir sistemi de işin içinde.
Nörobilim bize şunu söylüyor; beyin öncelikle haklı olmakla değil, güvende kalmakla ilgileniyor.
Bu yüzden bazen yeni olan iyi olsa bile eski olana dönüyoruz. Çünkü tanıdık olan, belirsiz olandan daha güvenli hissettirebiliyor.
Belki de bu yüzden insan bazen değişmek istiyor ama aynı yerde kalıyor.
Sorun isteksizlik değil. Sorun, bedenin henüz o değişime güvenememesi olabiliyor.
Kendine acımak insanı olduğu yerde tutabiliyor. Şefkat ise hareket edebilmesi için alan açıyor.
Biri "Ben zaten böyleyim" diyor.
Diğeri "Zorlanıyorum ama yine de devam edebilirim" diyor.
Biri hikâyenin içinde kalıyor. Diğeri hikâyeyi görüp yoluna devam ediyor.
Psikolog Kristin Neff'in araştırmaları bunu çok net gösteriyor; öz şefkat motivasyonu azaltmıyor. Tam tersine, insanların hatalarından sonra yeniden ayağa kalkmasını kolaylaştırıyor. Çünkü insan değişimi çoğu zaman korkuyla değil, güvenle sürdürebiliyor.
Belki de şefkat tam olarak bu.
Kendini bırakmamak.
Eskiden cesaretin korkunun geçmesinden sonra geldiğini sanıyordum.
Önce hazır hissedecektim.
Önce daha çok