Gazete ve dergilere, kitaplardan çok süreli yayınlara tarifsiz bir tutku vardı! “Kalın dergilerin” tirajı milyonları aşmıştı. Sabahleyin metroda her gün gözlerimizin önünde aynı tablo oluyordu: Bütün vagon oturmuş okuyor. Ayakta duranlar, onlar da okuyor. Birbirleriyle gazete değiştiriyorlar. Yabancı insanlar. Kocamla yirmi yere abone olmuştuk, bir maaşı aboneliğe yatırıyorduk. İşten hemen eve koşuyordum, üzerimi değiştirip okumak için.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kırk yılında Finlandiya seferi bitti… Sovyet savaş esirleri bizde istiyor düşen Finlilerle takas edildi. Sıra sıra, karşı karşıya yürümüşler. Kendi yurttaşlarıyla yanyana gelen Finliler kucaklaşmaya, el sıkışmaya başlamış… Bizimkileri öyle karşılamamışlar, düşman gibi karşılamışlar. “Kardeşler! Canlar!” diye seslenmişler bizimkiler kendi yurttaşlarına. -Dur! Kenara! Ateş ederim!” Sırayı çoban köpekli askerler çevrelemiş ve onları özel hazırlanmış barakalara götürmüşler. Barakaların çevresinde dikenli teller varmış. Sorgular başlamış… “Nasıl esir düştün?” diye sormuş sorgucu babama. “Beni Finliler gölden kurtardı.” - “Sen hainsin! Sen kendi kıçını kurtardın, Vatan’ı değil.” Babam da suçlu olduğuna inanmıştı. Ona öyle öğretmişlerdi… Mahkeme falan yapılmamış. Onları bir meydana götürmüşler ve askerlerin önünde kararı okumuşlar: Vatana ihanetten altı yıl çalışma kampı.
Her koşulda şunu hatırlamak gerekiyor: Yeryüzünde kötülüğün zafer kazanmasının birincil sorumluları, onun gözleri kör olmuş failleri değil, iyiliğin manevi gözlerini gören hizmetkarlarıdır.