• İlk defa 18.asırdaki toprak kayiplari ve Avrupa dünyasindan gelen baskilar nedeniyle,Osmanlı hükümdarları, İslam'in sözcülügü ve halife ünvanina titizlikle sarıldılar
  • Memlüklerin Mısır gibi, coğrafya bakımından  çok saklı bir ülkede barınmaları, onları dışarıdan gelecek tehlikeler karşısında uyuşukluğa sevketti. Her an düşmanlarla çevrili olan Osmanlılar'daki uyanıklık ve aktif siyaset, Memlüklerde yoktu. Halbuki dünya şartları değişiyordu. Osmanlı Türkleri, sürekli şekilde ilerliyorlardı. Memlük Türkleri ise, Halife'nin, Kutsal Şehirler'in, Kutsal Emanetlerin, Ezher Üniversitesinin, Kahire şehrinin ellerinde olmasının gururu içinde vakit geçiriyorlar, kendilerini Sultan Baybars çağındaki güçte sanıyorlardı. Belki o devri aşmışlar, yeryüzündeki devletler arasında ilk defa Yeniçağ'a adım atmışlardı.
  • Bunlar Tanrı'da filan hükümdar, halife, kayser ve kisra gibi herkesin yaltakçılık yapabileceği ve düşünmeden, ölçüp biçmeden ve bilmeden söylenen sıradan klişeleşmiş ve sonuçsuz sözlerden hoşlanacak biri zannediyorlar.
    Ali Şeriati
    Sayfa 47 - Fecr Yayinevi
  • Genellikle Mustafa Kemal Paşa'nın komuta ettiği 7. Ordu'nun Filistin'de yenilmediği, başarıyla geri çekildiği anlatılır.

    Avni Paşa ise bu olayı farklı anlatıyor:

    "Filistin bozgununu gayet veciz ve yalın sözlerle ifade eden ve değerlendiren M.Kemal Paşa'nın işbu telgrafına ilave edecek bir şey yoktur. Yalnız Şam'ın savunmasıyla görevlendirilen İsmet İnönü'nün bu defa da sorumluluklarını, görevini ve Şam'ı yüz üstü bırakıp kendi kararıyla Halep'e firar ve oradan İstanbul'a kaçtığını ve kendisinin (M.Kemal'in) Halep'te sahra muharebesi yapacak halde değilken, Halep'in meşhur 'sahra âlemi'nin birçoklarından geri kalmadığını ilave etseydi, bir askerî ve insanî fazilet göstermiş olurdu. (...)

    Ordu ve kolordularını düşmana teslim edip yalnız aziz canlarını kurtaran kahraman komutanlar elleri boş olarak Halep'e gelebilmişlerdi."

    Avni Paşa daha sonra Mustafa Kemal Paşa'nın Filistin'e Padişah Yaveri üniformasıyla gelişine dair bir hatırasına yer veriyor.

    7. Ordu Komutanı olarak Filistin'e gönderilen M.Kemal'in şerefine Şam civarında, Başmenzil karargâhında bir yemek verilmiştir. Mustafa Kemal, yemekteki konuşmasında Vahdettin'i övmüş ve yüksek hoşgörüsünden onur duyduğunu anlatmıştır.

    M.Kemal'e göre Vahdettin "feraset ve zekâ" sahibidir, olayları çok yerinde değerlendirmektedir ve tek taraflı barış yaparak ülkeyi savaştan çıkarmaya çalışmaktadır. Zaten kendisi de Padişah'ın bu hedefini gerçekleştirmek üzere buradadır.

    İzmir'in işgalinden sonra protesto amacıyla istifa etmeye hazırlanan kabine üyelerini ziyarete giden M.Kemal Paşa'nın, "O halde benim Samsun'a gönderilmem ne olacak?" diye telaşlandığını ve onlara "Aman efendim, bence istifanız hiç uygun değildir. Aksine, ısrar ederek göreve devam etmek gerekir." dediği de Avni Paşa'nın iddiaları arasında.

    Küçümsenip alay edilen Misak-ı Halife...

    Avni Paşa'nın hatıratından öğrendiğimiz bir başka gerçek ise Misak-ı Milli yanında bir de Misak-ı Halife'nin varlığıdır. Misak-ı Milli İtilaf devletlerine karşı yayınladığımız hakkımız olan meşru topraklara dair asgari şarttır. Misak-ı Halife ise Osmanlı'nın bıraktığı geniş topraklar üzerindeki Hilafet'ten gelen manevî haklarıdır. Nitekim Damat Ferid Paşa'nın Paris Konferansı'nda dile getirmek istediği ama İtilaf devletlerince küçümsenip alay edilen talepler gerçekte Misak-ı Hilafet'le ilgiliydi. İngilizler Misak-ı Halife'den hiç mi hiç hoşlanmamışlardı. Çünkü Hilafet'in gücünün tehlikeli bir şekilde kullanılması ihtimalini tehlikeli buluyorlardı. İngilizlerin Halife'yi Anadolu ile uzlaşmaya zorlarken Hilafet'in kaldırılmasını isteyişleri arasındaki çelişkiye dikkat çeken Avni Paşa'nın aşağıdaki ifadesi bence kitabın en çok tartışılacak paragrafı:

    "... Hilâfet'in Türkiye'de kalması lüzum ve gereğine daha ziyade inandım. Yaptığım değerlendirmeden müteessir olanlar; "Paşa, Ankara'da ve Kuvâ-yı Milliye'de hiçbir fert yoktur ki, sizin şimdi söylediklerinizi düşünmüş olsun. Kuvâ-yı Milliye İstanbul'a gelecek İzmir, Edirne'yi almakla ve yalnız Misak-ı Milli'nin tahakkukunu görmekle yetinecektir. Millet de bunun için Mustafa Kemal'in heykelini dikecektir." dediler. Ben de cevaben; "Sizler Mustafa Kemal'in bir heykelinin dikileceğini söylüyorsunuz. Ben ise iki heykelinin yapılacağını zannediyorum. Şu fark ile ki; birini tunçtan; Milliciler Ankara'da yaparlar, diğerini de İngilizler altından Londra'da yapacak ve sırf bunun için Kuvâ-yı Milliye'nin harekâtına katlanacaktır zannediyorum." dedim." [...]

    Ne yazık ki, mevcut kanunlar dolayısıyla (...) işaretiyle yayınlanamayan kısımlar bu hizmeti yeterince yerine getirmesine mani olmuş görünüyor. Artık bu utancı daha fazla yaşamak istemiyoruz. Hatıratlar özgürce konuşabilsin. Ağızlarına takılan susturucular çıkartılsın. Jean Genet'nin dediği gibi tarihin bizi nasıl çarpık çurpuk insanlar haline getirmeye çalıştığı bu meşum üç noktalardan yeterince belli değil mi?
  • Avni Paşa'nın hatıratında çok ilginç bilgilere rastlıyoruz.

    Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'in huzurunda ettiği yemin bunlardan biri.

    Bir Mayıs günü Padişah askeri üniformasını giymiş olup ayakta durmaktadır. Sadrazam Damat Ferid ile Yaver Avni Paşa iki yanında, birer adım gerisindedirler. M. Kemal Paşa bu üçlünün karşısında askerî duruşuna dinî bir eda katarak ilerlemiş ve sağ elini Kur'an-ı Kerim'in üzerine basarak şu yemini etmişti:

    "Bakanlar Kurulu'nca düzenlenip Padişah'ın iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda Padişahımızın Anadolu illerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerinde icrasına görevlendirildiğim denetleme ve soruşturmaları, Halife hazretlerinin yüksek rızası çerçevesinde iftihar kaynağım ve kölece övüncüm olan tam bir sadakatla elimden geldiği kadar yapacağıma vallahi billahi."

    Kısaltıp sadeleştirdiğimiz yemin metni kitapta (Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor) rastladığımız orijinal bilgilerden sadece biri. Dahası var elbette. İnkılap tarihlerinden beyni kireçlenmiş nesillere sarsıcı, şaşırtıcı gelecek bilgiler bunlar.
  • Hazreti Ömer, halife olduktan sonra Medine sokaklarında dolaşmaya başlamış. Uzak bir mahallede geç bir saatte içinde ışık yanan bir çadır görmüş. Yanındakilere "Dün bu çadır burada yoktu. Yeni gelmiş olmalılar" diyerek o saatte ayakta olduklarına göre içeridekilerin yardıma ihtiyaçları olduğuna karar verip, hal hatır sormak için uğramış. Bir de bakmış ki üç çocuk feryat figan ağlamakta. Ateşin başındaki yaşlı bir kadın ise içine taş doldurduğu kazanı karıştırıp durmakta... Hz. Ömer merak edip ne yaptığını sormuş. Yaşlı kadın kederle cevap vermiş: 
    "Çocuklar aç... Onları yemek yapıyormuş gibi avutuyorum. Uykuları gelince bitkin düşüp ağlamayı kesecek ve uykuya dalacaklar diye umut ediyorum."
    Hz. Ömer sormuş: "Peki neden gidip Halife Ömer'e bu durumu bildirmedin? Belki yardımda bulunurdu. Nereden haberi olsun adamın bundan?" Kadın yanıt vermiş: "Eğer Halife Ömer, şehrinde üç yetimin ağladığından habersiz ise o makamda niye oturup durur ki?"
    Hz. Ömer derin bir acı ve utanç içinde hemen kente geri dönmüş. Bir çuval unu ve bir torba yağı sırtladığı gibi çadıra koşmuş. Yaptığı bulamaç çorbasını çocuklara içirip onları kucağında uyuttuktan sonra kadına "Yarın Halife Ömer'e git. Sana maaş bağlayacak" demiş. Kadın ertesi gün Halife'nin makamına gittiğinde, karşısında bir gece önceki iyiliksever adamı görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi olmuş ve Hazreti Ömer'in insanlığına, adaletine dualar etmiş...
  • Mücadelemiz ne içindi?
    Batılı yok etmek miydi, Batılı hazmetmek miydi?

    Rasim Özdenören 'in tek romanı, kitapta 2 farklı hayat üzerinden çok güzel mesajlar biz okurlara naklediliyor özellikle Gül Yetiştiren Adam karakteri ilk olay örgüsü olarak karşımıza çıkarken olay örgüsünün ikinci kısmında Batılılaşan gençler üzerinden ana temaya vurgu yapılıyor ve kitabın son sayfalarında ise bu iki olay bir ince çizgiyle birbirine temas ediyor...

    Rasim Özdenören bizi unuttuklarımız ve uyutulduklarımız için Gül Yetiştiren Adam karakteriyle 'bizi rahatsız etmeye geldi!'

    ‘‘...dövüşmüşlerdi Kuran için, Halife için ve Fransızı kenti terk etmek zorunda bıraktıkları zaman kurtulduklarını sanmışlar­dı, oysa sonradan olanlar bambaşkaydı, uğrunda savaş­madıkları ve savaşmayı akıllarına getirmedikleri şeyler olmuştu, ne uğruna savaşmışlarsa sanki savaşla onu or­tadan kaldırmak istemişler gibi bir sonu olmuştu, kim­senin beklemediği bir şeydi bu ama gene de çok kimse
    farkında değilmiş gibiydi bunun ya da sanki herkes kâ­fir olmaya teşneymiş gibi, bir kendisi fark etmişti gerçe­ği, bir de asılan birkaç arkadaşı, şimdi biliyor ki asılan arkadaşlarının uğrunda asıldıkları şeyler de bu günkü insanların anlayabileceği şeyler değildir ve anlamazlar ve belki kendileri de bir kez daha asmaya kalkışırlar ama onlar yani asılanlar yani savaş verenler kendilerini asan insanlar kurtulsunlar diye savaşmışlardı ve asıldık­ları şeyler için savaşmışlardı, bunu kim anlayabilir, kim? Kim?’’ (s.31)


    Özellikle kitap bitince aklıma gelen Hasan-i Basri'nin şu sözü insanı derinden etkiliyor.
    ‘‘Eğer siz sahabeyi görseydiniz, onlara 'deli!’ derdiniz; onlar sizi görselerdi, 'bunlar mümin değil’’ derlerdi.

    Geri kalan sözü size bırakıyorum.

    ***
    Keyifli okumalar diliyorum.